Mehmet Nuri PARMAKSIZ
Şair - Yazar - İLESAM Genel Başkanı
ANA SAYFA
HAKKIMDA
ÖZGEÇMİŞ
BIOGRAPHY
ESERLERİ
KİTAPLAR
Dinle Kuşların Sesini
Türk Birliğinin Mümkün Yolları
Karanlıkta Bir Işık (A Light in the Darkness)
Şiir-Kültür ve Edebiyata Dâir Denemeler
Süveyda'ya Mektuplar
Kelebek Ömrü
Mahşerin Esrarı
Mahşerin Galibi
Sükûtun Kalbinde
Aşkın Kıyametinde...
Hasretin Narında...
Bencileyin Sözler
Bencileyin Sözler II
Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği
Mahşere Dek
Hasretin Gizi
Hasret, Aşk ve Sükût
Güzide Taranoğlu'nun Yayımlanmamış Mektupları
Gülpınar Dergisi (İnceleme-İndeks)
Eşqde Mecnun Ağlı
Türkiye'de ve Dünyada Telif Hakları
Mogan Şiir Akşamları 2008
Mogan Şiir Akşamları
Anne Konulu Şiirlerden Şeçmeler
ETKİNLİKLER
E-KARTLAR
MEDYA
RESİM GALERİSİ
VİDEO GALERİSİ
İLETİŞİM
Leyla ile Mecnun - İsa Kocakaplan
/
BİRİKİM AĞACI
Leyla ile Mecnun - İsa Kocakaplan
İstanbul Şehir Tiyatroları 2007 Mart ayından itibaren Leylâ ile Mecnûn isimli müzikli oyu-nu sahnelemeye başladı.
Fuzuli’nin Leylâ ve Mecnûn mesnevisi esas alınarak oyunlaştırılmış olan eser, pek çok açı-dan ilkleri bünyesinde barındırıyor. İsterseniz zıtların birlikteliğinden başlayalım. Oyunun yönetmeni Ali Taygun ile yazarı İskender Pala klâsiğin büyüleyici atmosferinde buluşuyorlar ve onu başarı ile günümüze taşımayı biliyorlar. Ali Taygun, oyunun olgunlaşması sürecinde yaşadıklarının bir bölümünü şu cümlelerle anlatıyor:
“ Bu satırların yazarı bundan otuz yıl önce sokakta karşısına çıksa eli beline gidiyor mu di-ye kuşkulanacağı ‘öteki’si ile aylarca omuz omuza çalıştı, onda kendini tanıdı, kendinde ma-nayı buldu. Birbirlerine çilelerini anlattılar. Birlikte ağlaştılar, birlikte sevindiler. Ne o şarap içti ne bu namaza durdu. Farklarında ahengi keşfettiler sadece. Hazreti Pir’in delâleti, Fuzu-li’nin beyitleriyle hayatı biraz daha derinden anladılar, dünyayı biraz daha gönül gözüyle gördüler. Öznesi insan, fiili aşk olan bu dünyada ‘yaşamak ne güzel şey’ dediler.”
Ali Taygun ülkenin sol, İskender Pala da sağ tabir edilen kanatlarına mensup görünürler. Ali Taygun’un bu cümleleri bizde eksik olan en önemli bir noktayı dile getiriyor. Türk aydınının parçalanmış yapısı sürdükçe, bizim kültür ve sanat alanında dişe dokunur projeler ortaya koymamız mümkün değildir.
Millî değerlere bağlı olduğunu söyleyen aydınlar sinema, TV, tiyatro vb. sanat dallarında yeterli estetik, entelektüel ve teknik donanıma sahip değillerdir. Bu donanıma sahip olan ay-dın ve sanatçıların yolu ise millî değerlerle pek kesişmez. İskender Pala ve Ali Taygun bu birlikteliğin olabileceğini göstererek bize bir umut da verdiler. Leylâ ile Mecnûn, aydınımızda kendine bakma aşkını uyandırdı. Bu güzel teşebbüsten elde ettiğimiz ilk kazanç budur.
***
Leylâ ile Mecnûn hikâyesinin konusu eskiden herkesçe bilinirdi. Şimdi daha çok Romeo ve Jülyet mi biliniyor acaba… Sanmam… Zira bizim gerek doğu gerek batı klâsikleri ile ilgimiz kesileli çok oldu. Öyleyse konuyu özetleyelim:
Bağdat-Basra çevresinde hatırlı bir kabile reisinin oğlu olan Kays, daha çocuk yaşında aynı okula gittiği Leylâ’ya âşık olur. Çıkan dedikodular üzerine annesi Leylâ’yı okuldan alır. Sev-diğini göremeyen Kays, gittikçe acılar içine düşer ve sonunda yurdunu terk edip kendini çöl-lere atar. Babası Kays’ı şifa bulsun diye Kâbe’ye götürür, ama kâr etmez. Yine çöllere döner. Söylediği şiirler dilden dile dolaşır. Nevfel isimli bir kahraman bu şiirleri duyunca, Mecnûn’u Leylâ’ya kavuşturmak için Leylâ’nın kabilesine savaş açar. Ama onları bir türlü yenemez. Çünkü Mecnûn kendisi için savaşan Nevfel’in ordusuna değil, Leylâ’nın askerlerine dua et-mektedir.
Bu arada Leylâ, İbn Selam isimli birisi ile evlendirilir. Ama kız, onu yanına yaklaştırmaz. İbn Selam bu acı ile ölür. Leylâ çöllere, Mecnûn’u aramaya koşar. Mecnûn onu tanımaz. Çün-kü ilahî aşka ulaşmıştır. Leylâ evine döner ve ölür. Daha sonra acı haberi alan Mecnûn da Leylâ’nın mezarı başına koşar ve orada ölür. Onu da Leylâ’nın yanına gömerler.
Bu aşk hikâyesi Arap, İran ve Türk şairleri tarafından çok sevilmiş ve defalarca ele alınmış-tır. Bunlar içinde en çok tutulanı Fuzuli’nin yazdığı Leylâ vü Mecnûn mesnevisidir.
İskender Pala metni, müzikli oyun tekniğine uygun olarak kaleme almıştır. Nesir bölümleri bulunmasına rağmen eser manzum ağırlıklıdır. Olay hece ölçüsü ile manzum olarak anlatıl-mıştır. Bazı bölümlerde halk türkülerinden ve manilerden faydalanılmıştır. Yazar, metne Fu-zuli’nin eserinden de bölümler almıştır. Mesnevi’nin bazı parçaları günümüz dili ile verilir-ken, meşhur gazelleri orijinal hali ile korunmuştur.
Metnin çok yönlü oluşu sahnelemede kolaylık sağlamaktadır. Orta oyunu, opera ve bale sa-natları bir arada başarı ile kullanılmaktadır. Pişekar ve Kavuklu eserin nesir bölümlerini, koro metnin anlaşılması kolay olan manzum bölümlerini, soprano ve tenor sesler ise Fuzuli’nin orijinalliği korunan gazellerini seslendiriyor. Yani, metnin teknik yapısı ile oyunun teknik yapısı arasında büyük ölçüde uyum sağlanmıştır.
Yönetmen Ali Taygun tiyatro sahnesini bir minyatür sayfası gibi düzenlediklerini belirtiyor. Seyirciye göre sahnenin sağ ön tarafını dolduran mutrib heyeti, bir minyatür sayfası gibi git-tikçe yükselen ve ufka doğru kıvrılarak giden yollar şeklinde tasarlanmış sahne, seyircide me-safe duygusunu yakın ve uzak olarak bir arada uyandırmayı başarmaktadır.
Altmış kişi civarında bir oyuncu topluluğu ile sahnelenen oyun, izleyicilere sunduğu gör-kemli sahnelerle de göz doldurmaktadır. Oyuncular istisnasız en iyi performanslarını ortaya koymaktadır. Leylâ ve Mecnûn karakterleri birden fazla oyuncu tarafından canlandırılmıştır. Soprano, meddah ve dansçı Leylâlar; tenor, meddah ve dansçı Mecnûnlar; sahnenin iki yanını dolduran diğer oyuncular arasında, ufka doğru yükselen taraçalar vasıtasıyla bu aşk hikâyesini başka yerlere, zamanlara ve iklimlere taşımaktadırlar.
Simsiyah bir sahne üzerinde siyah ve kırmızı ağırlıklı kostümler, oyunun ilk perdesinde hem Leylâ kelimesinin gece anlamını hem de Mecnûn’un esiri olduğu kara sevdayı vurgulamakta-dır.
Oyunun bazı bölümlerinde tasavvuf müziği eşliğinde yer alan zikir sahneleri de son etkile-yici idi. İkinci perdede Nevfel’in ordusunun kılıç-kalkan ve yay gibi silahlarla sahneyi dol-durması, yine savaştan önce yer alan bir zikir sahnesi, savaşın sahnede canlandırılması görü-lesi güzellikte idi. TRT 1’de yayınlanan Dede Korkut filmlerindeki acemice savaş sahnelerini düzenleyenlerin, bu eserde canlandırılan savaş sahnelerinin ihtişamını görüp ders almalarını çok isterim.
Hele kızıl bir örtü kullanılarak Leylâ ile İbn Selam’ın evlenme ve İbn Selam’ın felç geçirip ölme sahnelerinin canlandırılışı hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Oyuncuların örtünün altında görünmez olarak onunla âdeta bir dalga senfonisi oluşturmaları görülmeye değerdi.
Ve iki saat boyunca oyunun müziğini başarı ile seslendiren orkestra… Yalçın Tura’nın bu eser için bestelediği ve işlevini “ Oyun başlamadan önce seslendirilecek önezgide, oyunun ana temlerini sunarak, dinleyiciyi bir yandan az sonra içine gireceği değişik ortama hazırlar-ken, bir yandan da ona bir takım ipuçları vermeyi düşündüm. Bu önezgide dört tem var: Bi-rincisi gerilim. Onun ardından Kays-Mecnûn temi geliyor. Daha sonra Leylâ ezgisi ve son olarak da aşk temi.” cümleleri ile açıkladığı oyun müziği…
Ben, Leylâ ve Mecnûn oyununda gönlüm ışıklarla dolu iki saat geçirdim. Bu oyun bize klâ-siğin günümüze nasıl taşınacağının ipuçlarını vermiştir. İnsanî olandan ilahî olana yolculuğu anlatan bu eseri, doğu-batı bileşimi içinde günümüze taşımayı başardıkları için İskender Pala, Yalçın Tura ve Ali Taygun’u, rol alan bütün oyuncuları, orkestra elemanlarını ve katkısı olan herkesi kutluyorum.
Keşke, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi toplumu gerenler de farklı görüşlerdeki aydınların sahneye taşıdığı bu eseri seyretseler ve iki saat için bile olsa sanatın ruh dinginliğini tatsalar…
Okunma Sayısı :
1809
29 Temmuz 2016