Mehmet Nuri PARMAKSIZ
Şair - Yazar - İLESAM Genel Başkanı
ANA SAYFA
HAKKIMDA
ÖZGEÇMİŞ
BIOGRAPHY
ESERLERİ
KİTAPLAR
Dinle Kuşların Sesini
Türk Birliğinin Mümkün Yolları
Karanlıkta Bir Işık (A Light in the Darkness)
Şiir-Kültür ve Edebiyata Dâir Denemeler
Süveyda'ya Mektuplar
Kelebek Ömrü
Mahşerin Esrarı
Mahşerin Galibi
Sükûtun Kalbinde
Aşkın Kıyametinde...
Hasretin Narında...
Bencileyin Sözler
Bencileyin Sözler II
Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği
Mahşere Dek
Hasretin Gizi
Hasret, Aşk ve Sükût
Güzide Taranoğlu'nun Yayımlanmamış Mektupları
Gülpınar Dergisi (İnceleme-İndeks)
Eşqde Mecnun Ağlı
Türkiye'de ve Dünyada Telif Hakları
Mogan Şiir Akşamları 2008
Mogan Şiir Akşamları
Anne Konulu Şiirlerden Şeçmeler
ETKİNLİKLER
E-KARTLAR
MEDYA
RESİM GALERİSİ
VİDEO GALERİSİ
İLETİŞİM
Şiir Defterimde Muhsin İlyas Subaşı
/
BİRİKİM AĞACI
Şiir Defterimde Muhsin İlyas Subaşı
Ali VERAL
Önce Muhsin İlyas Subaşı kimdir? Kısa bir biyografinizle başlayalım söze.
Muhsin İlyas Subaşı: Şair, 25 Temmuz 1942 Şarkışla / Sivas doğumlu. Selçuk Yurdagül imzasını da kullandı. Yapıaltı (Gümüştepe) Köyü / Şarkışla ilkokulu, (1956), Kayseri İmam-Hatip Okulu, (1964), Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü (1972) mezunu. Bir süre gazetecilik (1966-73), ardından Malatya ve Kayseri’deki çeşitli liselerde öğretmenlik (1973-95) yaptı. 1995 sonrası gazetecilik mesleğini edebiyat çalışmalarıyla birlikte sürdürdü. Hakimiyet ve Yeni Sabah Gazetelerinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı (1966-73). Bir dönem, bölgesel yayın yapan Elif TV’nin Genel Müdürlüğünü (1995-95) ve İhlas Haber Ajansı (İHA)’nın Bölge Müdürlüğü(1995-2002) görevlerini yürüttü. Sanat çalışmalarına, lise dönemindeki öğrenciliği sırasında yerel gazetelerde sanat sayfaları düzenleyerek başladı. İlk şiiri 1962’de İslâm dergisinde yer aldı.1963’te Orkun dergisinde, 1965’te Türk Yurdu ve Hareket Dergilerinde şiirleri yayımlanmaya başladı. Vuslat Türküsü isimli ilk şiir kitabıyla tanındı. Şiir, deneme, eleştiri ve inceleme yazılarını 1965 yılından itibaren Hareket (1965-75), Türk Yurdu (1965-70), Hisar (1975-80), Töre, (1975-85). Millî Kültür (1981 – 86), Boğaziçi (1983-86), Kültür ve Sanat (1982-84), Yeni Düşünce (1982-83), Küçük Dergi (yönetmenliğini yaptı. 1979-81, 24 sayı, Kayseri) Berceste, (2002-2005), Gültepe (2002-2005), Erciyes (1978-2005), Türk Edebiyatı (1980-2005) dergilerinde; siyasî ve aktüel konulardaki yazılarını ise Tercüman, Yeni Devir, Türkiye, Zaman gazetelerinde yayımladı. 1981 yılında Kayseri Sanatçılar Derneği Şiir Armağanını, 1976 ve 1984 yıllarında Başbakanlık Basın Yayın Genel Müdürlüğü basın ödüllerini (araştırma dalında), 1984 ve 1985 yıllarında da Kayseri Gazeteciler Cemiyeti’nin basın ödüllerini (araştırma dalında), kazandı. Güneşe Uçan Kelebek isimli romanı, Aydınlar Ocağı’nın 2001 ödülünü, (Yılın Romanı) dalında aldı. Çok sayıda şiiri bestelendi ve İngilizce, Almanca ve Arapça’ya çevrildi. Birçok uluslararası edebiyat toplantılarında ülkemizi temsil etti. Şiirlerinde, geleneksel şiirimizin motiflerinden yararlandı, çağdaş insanın bunalımlarına mistik çözümler getirdi. Ahmet Kabaklı’nın ifadesiyle; “Muhsin İlyas Subaşı, şiirlerinde insanın kendini idrâk duygusu, yaratıcısıyla iç kontak olayı, çevreden, yani muhittin merkeze doğru bir metafizik kavrama ve yaşama arzusu ana temalardır. Bunları, günlük olaylardaki çarpıklıkları işaretle, kâinatın sonsuzluğundaki derin tefekkür arzusuyla, tarihî perspektife ulaşabilme gayretiyle beslemeye çalışır.” Hikâye ve Roman yazarı Sevinç Çokum’un değerlendirmesi ise şöyledir: “ Muhsin İlyas Subaşı’nın şiirlerinde kelimeleri zorlama telâşı yoktur. Açık seçik fakat, parlak ve öz sözlerle duygular anlatılır. Uzu mısralı söyleyişlerde saf şiirin tadını bulursunuz. Subaşı’nın Yunus’un dünyasına açılan pek çok şiiri vardır. Duygularını yumuşak ve iddiasız bir ses tonuyla veren şair, büyük yıkılışlarını acısını, büyük sevgisini şiirlerine katar…Zaman zaman şiirlerinde acıyı, bezginliği dile getirmekle beraber, onun asıl rengi bu sınırsız sevgisidir.Bu sevginin kaynağı ise, Türk ve İslâm çizgilerini taşıyan bir dünyadır. O, ümidini kaybedenlere, bahtsızlara, çileyi omuzlayanlara, yaşlısına, gencine, hayatın sevilecek yanlarını gösterir…” Mustafa Miyasoğlu, da şair hakkında şunları söyler: “Şiirinde geleneksel şiirimizin motiflerinden yararlandı, çağdaş insanın bunalımlarına mistik çözümlerler getirmeye çalıştı.” Atlan Deliorman, Şairi, “ Subaşı’nın Şiilerinde okuyanı bir başka âleme sürükleyen, değişik duygularla dolduran bir taraf var. Sanat, bir bakıma bu değil mi?” cümleleriyle anlatır. Mustafa Ruhi Şirin, Subaşı’nın tarihi duyarlılığı, günümüz hayatıyla birleştirerek yeni bir idealizme götürdüğünü söyler: “Çok yönlü olmak özelliklerini taşıyan şair, dolgun muhtevaya karşı estetik yapıyı beraber götürmüştür. Sanatlı ifade tarzı yerine sade olmayı tercih ederek, estetik heyecanı her okuyana tattırdığı için çizgisini de ortaya koymuş oluyor. Kurtuluş savaşı sonrasında ortaya konan “santimantal” şiir söyleyişi, Subaşı’da; tarihî duyarlılık ve idealizm ile günümüzün hayatını birleştiren bir üslubu günümüze taşımaktadır.” Dr. Hasan Avni Yüksel, Subaşı için, “ Şiirdeki gücü, Türkçe’ye hakimiyeti,, entelektüel derinliği romana yönelişte kendine büyük bir rahatlık sağlıyor. Subaşı’nın romanları, gelecekte, onun Türk romanındaki yerini belirlemede önemli basamaklar olarak değerlendirilecektir” der. Şevket Bulut da, “ Subaşı’nın aydınlık ve iyimser bir dünyası var. Olaylar karşısında iyimser bir tavra sahip. En acı olaylardan bile, teselli çıkaracak bir yan bulabiliyor. Geçmiş kültür ve tarihimize çokça eğiliyor. Şairin dikkat çeken diğer bir yanı da sosyal konulara cesaretle eğilmesidir. Muhsin İlyas Subaşı, şair ruhlu bir insan. üstelik şairliği ciddiye alıyor. Kolaya ve fanteziye kaçmıyor. Milletin ruh köküne bağlı, töre ve geleneklerine saygılı, Türk şiir geleneğinden yararlanmasını da biliyor.” demektedir.
Eserleri:
Şiir: Vuslat Türküsü 1968), Aydınlığın Gözleri (1979), Bu Yüreğin Ülkesinde (1981), Sevgi Donanması (1982), Deryâdil (1985), Sevdâkâr (1988), Bir Sır Gibi (1991), Aşkistan (2005).
Deneme: Şiirden Şuura (2004).
Roman: Ahtapot (1995). Güneşe Uçan Kelebek (2001), Aşkta Yanan Dede (2003), Ben Onurumu Çiğnetmem (2004),
Oyun: Alparslan (1962).
İnceleme: Dünden Bugüne Kayseri (1986), Kayseri’nin Manevî Mimarları (1995Bu Şehrin Hikâyesi (2003), Ağırnaslı Sinan (2004).
Biyografi: Taşla Konuşan Deha; Mimar Sinan(1996), İki Mevlevî (2005)
ŞİİR
Ruhlar yaratılırken verilen ilk berattır,
Ninniden ağıtlara, kanatlanmış tek attır...
O, ruh yangınımızdır, o, yüreğin dilidir,
Duygu coğrafyamızı kucaklayan serhattır.
Hileye izin vermez, kim demiş ki dağ delmez:
Hayâl iklimimize yollar açan Ferhat’tır!
Cephelerde kendine güvenin coşkusudur,
Düşman saldırısında geçilmeyen tek hattır.
Sevdâ iklimimizin çileli yollarında,
Teslim olup geçilen bir incecik sırattır.
Aşkların saf gülüdür, hasretin bülbülüdür,
Gönlü gönle bağlayan bir ilâhî fırsattır.
Yorgun sırdaşlarıdır şairler gecelerin,
Bu dil, onlara göre bir sihirli murattır!..
Mısralar şairini yücelten bir kanattır,
Şiiri yazmak kadar okumak da sanattır!..
“Yorgun sırdaşlarıdır şairler gecelerin”, Şairler gecelerle sırdaş oluyorlar. “İlham perisi biraz daha geceye mi yatkın yoksa?” diye geçiyor içimden? Ben bu şiirinizi ilk programımda da okumuştum. “Mısralar şairini yükselten bir kanattır,/Şiiri yazmak kadar okumak da sanattır.” Diyorsunuz sizin “şiir” isimli şiirinizde. Ben şunu sormak istiyorum; Şiir nedir Hocam?
- Şiirin çok tarifi vardır. Bence şiir ifade edilmeyenin dilidir veya ifade edilemeyenin dilidir. Bir anlamda gönlün dilidir. Şiiri genelde böyle anlamak gerekir. Şiir insanın acısında var, sevicinde var, hüznünde var, heyecanında var. Hülasa hayatın her safhasında var. Zaten şiiri kalıplaşmış bir tarif içine alamazsınız. Ben “Gönlün dili”, derim. Öbürü; “Ruhun coşkusudur” der. Bir başkası, “Duyguların dili”, der. Bir başkası, “anlatılamayanı anlatandır”, der. Çeşitli anlamlar verirler. Ama verilen bu anlamların birleştiği nokta vahdanî şuurun, ilahî idrâkin insanın duygularıyla ve yaşadığı ortamıyla birleşerek gönülden gönüle akmasıdır. Şiire böyle bakmak lazım…
- Ama beşeri duyguları da ifade ediyor şiir?
- Elbette, şiiri güçlü yapan da ilahî duygu ile beşerî duygunun sentezi haline gelmesidir. Eğer şiirde beşerî duygu rahmanî duygudan beslenmezse, neyi anlatırsan anlat kadavradan öte gidemez. Karacaoğlan “Deli gönül abdal olmuş,/Gezer Elif Elif diye” Buradaki Elif, bizim sokakta gördüğümüz Fatma Hanımın kızı Elif mi?
- Görünürde öyle…
- Ama (Elif) bizim kültürümüzde Allah lafzının ilk harfidir.Ve o hep öyle anlatılır…
- Yani vahdaniyet…
- Evet Yunusta da öyledir. Yani şairlerin hepsinde öyledir, ya da öyle olmalıdır. Rahmetli Mehmet Kaplan, “Şair dindar olmasa da Tanrı’ya en yakın insandır”, der. Bunu Mallerme de söylüyor, da söylüyor. Bunu Yahya Kemal de söylüyor. Şairi Allah’a yaklaştıran nedir? İşte o özelliği hissetmesi ve şiire aktarmasıdır şairin işi.
- Bunu İsmet Özel’de görüyoruz.
- Bunu herkeste görmemiz lazım. Şair yoktur ki, şiirinde ilahî bir güç ve destek olmasın. Almayanınki zaten şiir olmuyor.
- Aşk gelince cümle dertler bitiyor yani?
- O ayrı bir olay. Şimdi ben şöyle bakıyorum buna. Aşk da şiir gibi tarif edilmez, anlatılamaz, o ancak yaşanır. Kağıda kaleme de aşık olursunuz. İnsana da aşık olursunuz. Sevgiliye de aşık olursunuz. Allah’a da aşık olursunuz. O aşktın içerisindeki ilahî ukdeyi kaldırmaz. Yani taşıyıcı olan duygu beşerî olsa da, özünde o rahmanîdir!..
- Peki, hocam konuya bur çerçevede bakarsak, her şiir yazan şair midir? Ortada bir eser varsa, onun da bir sanatkârı vardır. İnsan’a bakıp biz Allah’ı buluyoruz çünkü. Zübdei Kainat, küçük kainat insan. Eseri varsa onu yazan bir sanatkarı da vardır. Şiir varsa onu yazan ortaya koyan bir şairi de vardır ama her şiir yazan şair midir? Şair kimdir?
- Ali Bey, bizim problemimiz işte burada başlıyor. Üstad, Necip Fazıl, aynı ifadeleri kullanır: “Şiir Mutlak hakikati arama işidir. Şiir Allah’a varmada bir yoldur. Şiir Allah’ı idraktir.
- Doğru.
- Bizde bu idraki kaybedenler şiir yazsa da bir yere varamıyorlar. Şiiri yazmanın yolu, Behçet Necatigil’in diliyle: “Gurbet, Hasret, Hikmet” burçlarından geçerek bir noktada toplanmaktır. Onu gönülden çıkarıp bir buket halinde sunmaktır. Şimdi bizde şiir yazılıyor, hem de çok şiir yazılıyor. Ben şiirin yazılmasından yanayım, şiirin çokça üretilmesinden yanayım. Ancak şiirin şiir olabilmesi için de şairin gereken çileye katlanması gibi bir sorumluluğun altına girmesi gerektiğini düşünüyorum.Acı çekmeden, ıstırabını duymadan hatta, gerektiğinde gözyaşı dökmezseniz şiir olmuyor…
- Evet,
- O göz yaşınıza bile, o göz yaşının her zerresinde bile ruhaniyetinizin size sunduğu bir ilahî güzellik var, bir ilham var.
- Şöyle bir benzetme yapabilir miyiz? Mustafa İslamoğlu şöyle diyor: “Yazarken ağlayan şair, doğururken ölen anne ikisi de birdir.” Bir şairin şiir yazması, bir annenin çocuk doğurması gibidir yani?
- Evet öyle. Ondan farklı düşünmeyiz. Ben kendi açımdan söyleyeyim; şu şiirlerin hangisini yazıp bitirdiysem üzerinden bir dağın kalktığını hissetmişimdir. Ama şiir olmamışsa, yazdığım şiirde şiir niteliği yoksa dağ üstümde durmaya devam eder. O acı kalkmıyor bende. “Bu şiir oldu”, dediğim zaman duygularımda ki bir rahatlama oluyor.
- Peki şair bu acıdan rahatsız mıdır?
- Değil, onun kanı o. Onun kaynağı o. Onun bereketi o. Onun tarlası o. Onun harmanı o..
- İsmet Özel bir şiirinde, “Acı çekmek şiirin fiyakasıdır” diyor.
- Doğrudur, şiir konforu sevmez. aristokrasiyi sevmez, zenginliği sevmez. Necip Fazıl’ı zengin etseydiniz, paraya boğsaydınız öyle sanıyorum ki, o şiirlerin birçoğu çıkmazdı. Yunus’u zengin etseydiniz, döneminin Karun’u olsaydı o şiirler çıkmazdı. Karacaoğlan zengin olsaydı o güzelim aş şiirleri çıkmazdı. Yunus’a o gönül telimizi titreten şiirleri yazdıran yaşadığı dönemde Moğol zulmüdür. Necip Fazıl’ı büyük yapan yaşadığı dönemin siyasi zorbalıklarına baş kaldırışıdır.
- Demek ki aşk ve acı şairin en ücra duygularına dahi sığınabiliyor.
- Evet, iki ana kaynağıdır, besleyicisidir. Onların tamamını içinde tutan ise Merhameti Rabbani’dir.
- Biz de yine Muhsin İlyas Subaşı’nın yüreğinden süzülen şiirlerden birisini, bir Kayseri şiirini sunmak istiyorum. Bakalım, Kayseri tarifini nasıl bulmuş Subaşı’nın yüreğinde:
KAYSERİ
Sinan’ı kubbe kubbe yurda sunan bu şehrin,
Gece sokaklarından bir derviş gibi geçtim.
Uhrevîlik ufkuna türbe olan evlerin,
Kandillerinden zevki dervişleriyle içtim…
Bir Seyyid Burhaneddin, Mahperi Hunat Hatun,
Bir Selçukya güzeli, bi kınalı kız Gevher,
Mazi, bu binalarda işlenmemiş som altın,
Mermer kitâbelerde bana dünü verdiler…
Eskimeyen zamanın kolyesini taşıyan,
Kale duvarlarında Kayzer’in hüznü vardı.
Sanki bu koca şehir tarihime âşiyan,
Umut bu sokaklarda Tennurîler kadardı…
Erciyes ki, Rabbimin bir güzel dağ buketi,
Beyaz karanfil gibi her gün tebessüm eder.
Burada mazi kucaklar gönlümdeki firkati,
Heyecanlar yarına taze umutla gider…
Çıkmaz sokaklarında bir Osmanlı uyumu,
Halılarında renk renk duygularımı buldum.
Anladım üç kültürün sentezi olduğumu,
Bu câzibe şehrinde yalnızlıktan kurtuldum!...
Evet, “Bu cazibe şehrinde yalnızlıktan kurtuldum” demek ki, insanın kendini yalnız hissetmesi mümkün değil.
- Elbette, Kayseri’nin Selçuklu dönemine dikkat edilir mi bilemiyorum. Anadolu’nun Türkleşmesinde, bizim alın yazımızın çok faklı çizgileri var. Bu çizgiler üç şehirde billurlaşır, netleşir: Sivas, Kayseri ve Konya…
- Evet.
- Aslında “Beş Şehir”den önce “Üç Şehir” yazılmalıydı. Ben bu şiirde dikkat ederseniz, “Roma’nın hüznünden” bahsediyorum. “Selçukya güzeli var, Osmanlı uyumu var” Bütün bunlar Kayseri’nin bir Selçuklu şehri olmasındandır. Osmanlı şehri değildir Kayseri… Osmanlı’nın Kayseri’de pek fazla bir eseri yok. Mimar Sinan’ın yaptığı bir tane “Kurşunlu Cami” dediğimiz, “Ahmet Paşa Camii” var. Cumhuriyet döneminde de yok. Ben, Cumhuriyet döneminde Kayseri için belirgin bazı şeylerin yapılmasını arzu ederim. Şimdi bazı meydanlara kubbe şeklinde bir projeler uygulanıyor. Belki bunlar bir şeyler ifade edecek. Ama gönlümden geçen nedir? Kayseri’ye Cumhuriyetin arması olacak değişik şeyler düşünülmeli. Bunlar şehrin girişinde olmalı. Şiirle şehrin bütünleşmesi, şehrin cazibesini daha da arttırır…Üzerinde şiir yazılan şehir fazla değil. En çok İstanbul için yazılmış.
- Evet.
- İstanbul dışındaki şehir şiirlerine baktığımız zaman fazla değil. Ama Kayseri şanslı,. Kayseri için bir kitabı dolduracak yoğunlukta şiir var.
- Bir kitap hacminin çok çok üstünde.
- Doğrudur, içindesiniz görüyorsunuz.
- Ben, yaptığım bir çalışmada Kayseri ile ilgili şiirleri gündeme getirip sevgili şiir dostları ile paylaşırken inanır mısınız, seçmede çok zorluk çektim. Yüzlerce şiir çıktı karşıma. Birkaç kitap hacminde şiir çıktı karşıma.
- Tabii, tabii…
- Ve bunları ayıklarken çok zorlandım. Erciyes için de aynısı…Hakkında bu kadar şiir yazılan başka bir daha tahmin ederim yoktur.
- Öyle, Meydandan geçiyorum, bir turist grubu resim çekiyor. Kendi aralarında söyleniyorlar. “Dağ güzeli” diyorlar Erciyes’e…Gerçekten dağ güzeli bir dağ. Güzellik kimde olur? Erciyes bunu yakalamış. Rabbim böyle vermiş. Erciyes, Roma öncesi dönemde “Tanrıdağ” olarak kabul edilir. İlk kavimler buraya geldiklerinde bu adı vermişler. Bizde de biliyorsunuz, özellikle Aslı ile Kerem hikayesini. Bu hikaye, daha çok Leyla ile Mecnun’un Anadolu varyantıdır. Aslı ile Kerem hikayesinde ikisi de İsfahan’dan yola çıkarlar Kayseri’ye kadar Kerem Aslı’yı takip eder, buraya gelirler, buluşurlar ama evlilik mutluluğuna eremeden ölürler ve Erciyes’e gömülürler. Aşkın sonsuzluğu ile tabiatın sınırsızlığı burada kucak kucağadır…
- Belki de insanların geçmişte böyle dağı tanrılaştırmayla Tanrıya dönme içgüdüleri dile getirilmek istenmiştir?
- Tabii, sığınma duygusuyla ve Tanrıya varış kapısı olarak Erciyes’i görüyorlar.
- Güzel bir şey bu. Lafı farkında olmadan Erciyes’e getirdik Buradaki Erciyes şiirinizde, “Rabbimin bir güzel dağ buketi” diyorsunuz.
- Evet ama ben burada Erciyes şiiri okunsun diye bunları söylemedim. Bu, bir tevafuktur.
- Biz, bunu yakaladık. “Beyaz karanfil gibi her gün tebessüm eder”. Hakikaten Erciyes’in mütebbessim bir çehresi var. Dolayısıyla biz bir Erciyes şiiri seslendirelim. Muhsin İlyas Subaşı’nın kaleminden süzülen bu şiiri şiir dostlarıyla paylaşıyoruz:
ERCİYES
Alnında şafağın ilk parıltısı,
Gönlümü ummana götür Erciyes.
Göğsünde Kerem’in hüzünlü yası,
Artık bu çileyi bitir Erciyes!
Kışın beyaz lale, yazın yeşil tül,
Sen, gönlüme konan kınalı bülbül.
Aslı’yla ağlarsan, gel benimle gül,
Vuslatı gönlüme getir Erciyes
İster böl, parçala, bıçakla beni,
İster şefkatinle kucakla beni,
Beni benden kopar, al, sakla beni,
Zirvende rüzgâra yatır Erciyes…
Yıllardır bağrında yanan ateşle,
İhtiyar başında dönen ateşle,
Sevdâmla yıkanıp, yunan ateşle,
Gel de yüreğime otur Erciyes!...
- Ağzınıza sağlık.
- Hocam, hakikaten harika bir şiir. Erciyes’i çok güzel ifade ediyor. Yani, bir sevgilinin yarine beslediği duygular. Yani, ne yaparsan yap, “Sana teslimim!” diyorsun. “Gel bıçakla beni!..”
- Öyle.
“Şefkatinle kucakla beni”
- Evet, Erciyes muhteşem bir dağ kuzusu. Tabiatın yavrusu bize…
- Evet öyle. Biz sizin yine bir şiirinizi paylaşacağız. “Erciyes’in Keremi”ni paylaşacağız. Böylece kronolojik bir seyir de çıktı ortaya. “Kayseri, Erciyes ve Erciyes’in Keremi” Evet, sevgili şiir dostları, Şimdi de Muhsin İlyas Subaşı’dan Erciyes’in Kerem’i
ERCİYES’İN KEREMİ
Tutuşturdum Kerem’in içindeki ateşi,
Gurbet pınarlarında yıkadım sonra onu.
Ellerimde Aslı’nın saçındaki güneşi,
Sonra verdim onlara bildiğiniz o sonu…
Çünkü korktum bu hasret o gerdekle biterse,
Kalırım bu ovada tek başına ve yalnız.
Ve Kerem Aslısıyla İsfahan’a dönerse,
Her gece kaç aşığın tellerinde ağlarım?
Şimdi Kerem külüyle yüreğime gömülü,
Aslı düğümlerini çözüp gönlüme yatmış.
Gözyaşımla sularım her sabah bu çift gülü,
Ko desinler; ‘Erciyes zâlim çıkmış, aldatmış!...’
Evet, sarp ve geçit vermez oldu Erciyes. Çünkü Kerem’i koynuna almış, geçit vermemiş. Her ne kadar orada bir yok oluş varsa da, şair gözüyle baktığımızda, Erciyes de Kerem’i aslıyla paylaşmamış. Onu kendi bağrına almış ve kendine almış. Onu kendine yâr yapmış.
- İşte aşkın metafizik boyutu burada ortaya çıkıyor. Dağ da aşkı besliyor. Kur’an’ı Kerimde, “Biz dağları kainatın direkleri olarak yarattık.” Diye buyuruluyor.
- Denge noktaları.
- Ve dikkat edin, dünyanın neresine giderseniz gidin, şehirleri dağların eteklerinde görürsünüz. Stratejik açıdan olsun,sığınma açısından olsun, güvenme açısından olsun dağlar, insanoğluna koruyuculuk görevini üstlenmiş.
- Peki, bu kadar güzel şiir. Okuduğumuzda duygu yüklü belli ki… Ben şuna inanırım, şiir duyularak yazılmazsa, onu kağıda aktarmak da zor oluyor. Okuyucunun duyması zor oluyor. Şair şiirini yazarken, bir annenin doğururken çektiği acıyı çeker. O acısını çekerse, şiiri yazarken tüyleri diken diken olarak yazarsa, şiiri okurken siz de aynı atmosferi yaşıyorsunuz, aynı havayı yaşıyorsunuz…
- Zaten şiirin gücü e burada ortaya çıkıyor. Şiir, okuyan insanın duygu kanallarına giremiyorsa şiir olmaz ki. O,manzumedir. Onun ruhunda kanama meydana getirmiyorsa,yüreğini çizmiyorsa şair olamaz ki…
- Aklıma şu geldi: Necip Fazıl; “Yedi yaşında başladım. Hastahanede annemi ziyarete gitmiştim. Bana: ”Senin şair olmanı ne kadar isterdim oğlum” dedi…Ben de şair oldum” diyor. Peki, Muhsin İlyas Subaşı’nın şairlik serüveni nasıl başladı?
- Ali Bey, şair olunmuyor. Eğer şair olarak doğabilirseniz ve onun da farkına varabilirseniz şair oluyorsunuz. Bu çok önemli bir husustur. Ben gençlik dönemimde çok ıstırap çektim, çok sıkıntılar yaşadım. Yoksul bir aile çocuğu değildim.Varlıklı olmak da insanın sıkıntılarını önünden almıyor. Bakınız,çocuk duygularıyla yazdığım bir şiirimdir:
Rengim geçti, kırık dökük bir gülüm,
Söyleyin bülbüle, burada gezmesin.
Neşem söndü,boynu bükük sümbülüm,
Ceylan basıp dallarımı ezmesin.
Ben, bu şiiri yazarken ceylanı görmemiştim. Ana acısı, ana sevdası bu mısraları yazdırdı bana. Benim ilk şiirlerimdendir. Dikkat ederseniz, romantik bir tarafı var bu şiirin.
Bir tabiat olayını anlatıyorsun, kırık dökük bir gül. Koparılmış bir gül, ceylan ona basıp dallarını ezmesin. Şimdi insan kendisini idrak ederse, Eliot öyle diyor, şair kendini idrak ederse, şiirde mesafe alır. Ben ilkokulu bitirdikten sonra Kayseri7ye geldim, 50 yıldır buradayım ve buralı oldum. Nüfusumu buraya getirttim. Çocuklarım burada doğdu ve yetişti. Evim burada oldu. Yurdum burası oldu. Ben burada yaşarken,çocuk olmama rağmen insaların farklılıklarını gözlemlemeye çalıştım. Tabiatla iç içe olmanız,hayatı anlamaya çalışmanız,bunu hissetmeniz sizdeki duyguları canlandırıyor. Sizde bir şey varsa ortaya çıkıyor. Şiir, gurbette hasretle beslenen bir duygu atmosferi ister. Bu gurbeti kendinde yaşayabilirsin, duygularında yaşayabilirsin, umutlarında yaşayabilirsin, ideallerinde yaşayabilirsin, aşklarında yaşayabilirsin. O gurbet alevinin içine düştüğün zaman hasret senin duygularını damıtıp sağar, işte o sağılan şey şiirdir. Böyle bir atmosferin içine giremezseniz şiir yazamazsınız.
- Doğuştan vardır.
- Vardır evet. Ama herkese aynı oranda verilmemiş. Bizim milletimizde anneler ninni söyler. Ben mesela Sadıka Ana’ya hayranım. Bir hanımdır, bir Anadolu anasıdır. Ama onun “Pişir pişir söyle sözün,/Arasında ham bulunur.” Mısralarına vurgunum.
- “Sadıkayım hamdır özüm,
Yaşla dolu iki gözüm,
Pişir pişir söyle sözün,
Arasında ham bulunur.”
Böyle bir sözü söylemiş olmayı ne kadar isterdim. Bu işte bizim insanımızın deruniliğini gösterir. Bu ifadeler bizim insanımızın ruh coğrafyasının açar. Biz o harmandan geldik, o bahçeden geldik, o tarlanın mahsulüyüz. Bizim insanımız bu işte!.. Yunus Emre bu toprakların mahsulüdür. Yunusu yetiştiren bu topraklar daha çok Yunus çıkarır. Bütün mesele insan idrak noktalarında sorumluluğunu bilecek.
- Yunus başını almış mezara dönmüş, ama toprağa ektiği tohumlar çok diyorsunuz…
- Elbette… Eğer yeni Yunusları yetiştiremezsek,bu millet mahvolur biter. Bu milletin kültürü bu milletin gelişmesini sağlayan irfanı sadece Yunusla başlamaz, Yunusla da bitmez!..
- Evet sizin şiirinizde de Yunustan müthiş bir etkilenme görüyoruz.
- Etkilenme değil de Yunus duyarlılığı demek daha doğru olur.
- Evet ben de o anlamda dedim zaten. Sizi tarif eden, anlatan bu işin üstadları da Yunusvâri şiirleri yazdığınız ve o havayı çok güzel bir şekilde hissettirdiğinizi söylüyorlar. Güzel bir şiirinizle devam edelim efendim:
BİTER
Umut yorulur koşmazsa,
Bir köhne kafeste biter.
Gerçek hayâli aşmazsa,
Ömrü bir nefeste biter...
Bir hevese neler verdik,
Nice hayâller gönderdik,
Kim bilir kaç saf güzellik,
Çirkinleşen süste biter?..
Üstüyle altı bir yerin,
Beklemek acılı, derin,
Yaşanmayan sevgilerin,
Heyecanı seste biter.
Umut, zaman, imkân derken,
Yalnızlık gelmişse erken,
Sen koroda yer ararken,
O çalınan beste biter!..
Geç kalmamayı öğülüyorsunuz hocam.
- Evet tabii tabii…
- Yani “Koroda yer arama; sen kendi koronu oluştur” diyorsunuz.
- Evet öyle, insanlar hayat konusunda bir telaş içerisindeler. Sokaktaki insanlara dikkat eder misiniz? Ben özellikle insanlar yürürken ortaya koydukları o psikolojik gerilim tavrını çok dikkatli bir şekilde takip ederim. İnsanlar bir korku, bir telaş içindelermiş gibi yürüyorlar. Kalabalıktalar ama yalnızlık psikolojisinin tedirginliği içindeler çoğu kere… Yüzleri gülmüyor. Kalabalıklara bakın; doyumsuzluğun getirdiği bir acelecilik içerisindeler. Ha, şunu da söyleyelim. O aceleciliği biz de yapacağız. Hayat biteceği noktaya doğru bizi koşturuyor. Hepimiz o noktaya doğru koşuyoruz…
- Son menzile doğru…
- Evet, son menzil, son melce…Sana tayin edilen cizgi içerisinde düz gidersin, istikrarlı gidersin, ister koşarak, ister yalpalayarak, bocalayarak gidersin. Varlıklı gidesin, sıkıntıyla gidersin. Varlıklı olmanın yolu kendini yetiştirmendir. Varlıklı olmanın yolu sahip olduğunla yetinmendir. Bunlara dikkat edersen sağlıklı gidersin. Bir gün gideceğiz, dolu ya da boş…
- Hocam, bu gidiş içerisinde şiir hayatın neresinde çıkar? Şiir yazmanın bir vakti var mıdır, zamanı var mıdır? Belli aralıklı zamanlarda mı yazılır şiirler? Yoksa davetsiz misafir gibi ansızın mı gelir şair kapısına dayanır mı şiir? Şiiri şair nasıl ve ne zaman yazar? Siz şiiri ne vakitte ve nasıl yazarsınız?
- Şiirin vakti olmaz. Şiir yazma vakti olmaz. Şiir vaktini kendi oluşturur. Bir defa şunu dikkate almalıyız. Şiir kumayı sevmez. Bence bu önemli. Şairin dünyasında şiir dışında başka şeyler varsa şiir ondan uzak durur… Şiir kendisine onu rakip kabul ediyor, çok da nazlı olduğu için kimseyle dalaşmıyor, kendi kabına çekiliyor. Duygu dünyanızda yalnızca şiir varsa, şiirle yoğunlaşabiliyorsunuz, eğer kanaması akması, dökülmesi zamanı geldiyse, telaş içinde de olsanız o kendi kanalını bulup sadırdan satıra çıkıyor…
- Hani bir söz var, “akacak kan damarda durmaz”, diye. Yazılacak şiirde yürekte kalmıyor?..
- Evet kalmıyor. Ama yine de şiir sessizliği seviyor, uzleti seviyor. O zaman daha çok kendine dönüyorsun, kendi içine dönüyorsun, kendi derûnuna yöneliyorsun, Kendi içine dönüyorsun. İnsan kendini dinlemezse şiir yazamaz. Kendi yüreğinin sesini dinlemezse şiir yazamaz… Hani ileride “kendini idrak” meselesi dedik. Bu, bir anlamda, insanın kendi duygu coğrafyasında gezinmesi demektir. Bunu yapmazsanız neyi yazacaksınız? Şimdi bir adam dese ki, “Bugün ben tahtaya şiir yazacağım, yarın mikrofona, ertesi gün televizyona şiir yazacağım” Hani, olur ya, kendine göre böyle bir program yapsa, eline kalemi alıp bunu da yapsa: “Tahta seni ormandan kestiler, sonra götürüp biçtiler, benim yüreğim gibi dilim dilim ettiler. Talaşını da hamur yapıp kalıplara döktüler. Sunta olup karşıma geldin.” İşte şiir, kimine göre şiir, böyle yazanlar için şiir. Ama bana göre şiir değil. Tahtanın oluşum şekli bu. Önemli olan bu tahtanın bana anlatacağı ne var? İçinde, o şeklin içinde gizlediği ne var? Tahtanın ruhunu keşfedebiliyor mu şair?.. Onu keşfettiği zaman şiir kendiliğinden çıkar ortaya tahta da şiir olur, mikrofon da televizyon da… Değilse, şiir değil, bugün çokça örneğini gördüğümüz manzume çıkar ortaya. Mesele şu Ali Bey; Doğumumuzdan ölümüze kadar şiir kendi atmosferi içerisinde şairin kendi duygularında döllenmeyle ilgili bir meseledir.
- Yani bir zamanı yoktur şiir yazmanın.
- Genelde yoktur.
- Demin uzlet dediniz, yani sessizlik, şiir onu seviyor galiba?..
- Evet, şiir şairle hemhal olmayı sever. Yani şair devamlı şiirle yaşar, şiiri düşünürse, karşılaştığı bir olay, gördüğü bir manzara, bir konu .ir insan günü gelir onda şiire dönüşür. Benim öyle yıllarım vardır ki, bir satır bile yazmamışım. Niye hayatı şiir ikliminin dışında yaşamışım. Günün hayhuyu beni alıp başka mecralara götürmüş. Öyle günüm de olmuştur ki, bir oturuşta iki şiir çıkarmışımdır. Bazen öyle olur ki, olaylar alır sizi şiirin kendi kapısına götürür: Mesela dökülen kanı görüyorsun, öylen insanları, gözyaşını görüyorsun. Genç fidanların toprağa düşüşünü görüyorsun. Çevrende oluyor bunlar. Şimdi şair yüreği buna duyarsız kalır mı, kalmalı mı? Var olma mücadelesinde benim için hayatını vermişse bir gencimiz, ben onun şiirin ötesinde de daha çok şeyler yapabilmeliyim.
- Yani nasıl bir kahraman kelleyi koltuğa alıyorsa, şair de kalemi koltuğa almalı diyorsunuz.
- Elbette!.. Korkarak şiir yazamazsınız…
- Veya korkaklar şiir yazamaz…
- Tabii yazamaz. Bakın, yeri gelmişken, çok güzel bir örnektir: Merhum Necip Fazıl, bir şiir yazar. Dostlarına okur. Herkes beğenir ama: “Bu şiiri yayınlama, başına iş açarsın”, derler... Dönem tek parti dönemi. O; “Hayır”, der. “Ben buna inanıyorsam, bu şiiri de bu inancım doğrultusunda yazmışsam, yayınlayacağım.” Şiir yayımlanır ve Neci Fazıl hapse girer. Ama o pişman değildir. Hiçbir zaman da bundan pişmanlık duymamıştır. Şair işte bu!.. Şair tavrı bu. Kendi çağdaşlarından birçokları gibi ulufeci olmamış, dönemin iktidarına yalakalık yapmamıştır. Necip Fazıl bunun için kahramandır ve bunun için büyük şairdir… Biz de bizim için hayatını verenleri, geçmişte verenleri bugün verenleri unutmayacağız elbette…
- Şimdi, yeri gelmişken, konuya da uygun düşer Çanakkale ilgili bir şiiriniz var. Onu okuyalım.
- Bakın mesela Çanakkale dediniz: Çanakkale’de, on altı ile otuz yaş arası tam iki yüz elli dört bin vatan evladını şehit vermişiz. Bunların hepsi de eğitimli gençler. Okullarından, üniversitelerden alınıp cepheye gönderilmiş. Şimdi bu kadar insan hayatta olsalardı,
toplumumuzun hizmetine girseydi, bugünkü hayatımız çok daha farklı ve çok daha başka olurdu. Ama müstevli, yani emperyalist güçler gelmiş, kapıya dayanmış. Boğazı geçecek ve ülkeyi işgal edecektir. Benim askerim ise vücudunu set yapmış.Şimdi şairsen nasıl olur da ona şiir yazmazsın, onun yediği kurşunun sızını yüreğinde duymazsın Ali Bey dostum? Evet şimdi buyurun…
- “Çanakkale içimde kaç misali bürünür” diyorsunuz. Çok güzel, duygu yüklü bir şiiriniz bu.
- Ağlayarak yazdım ben bu şiiri.
-Bu, şiirden de belli oluyor. Bu yaşadığımız günler çok önemli günler. Bir taraftan şehitlerimiz geliyor. Bir tarafta Filistin, Yahudi’nin kanlı tırnakları, sırtlan pençesinin altında inim inim inliyor. Filistinli topa, tüfeğe, füzeye karşı sapanla mücadele veriyor. İnşallah, Türk Milleti’nin dün Çanakkale’de sağladığı başarıyı bugün Filistinli gerçekleştirir ve onlar da kendi destanlarını yazarlar. Filistin’de de Mehmet Onbaşılar, düşmanın yenilmez dediği, yarım dünya dediği torpidolarını iki yüz elli kiloluk gülleyi o imanla yoğrulan yürekleriyle sırtlayıp nasıl yendilerse, Filistinliler de düşmanın dişini söke söke bağımsızlıklarına kavuşurlar, yurtlarının sahibi olurlar. Ben Çanakkale’den söz ederken, uygun düşeceği için bir şiirinizi okuyacağım.
ÇANAKKALE İÇİMDE
KAÇ MİSÂLE BÜRÜNÜR
Bu savaş, geceleri halden hâle bürünür,
Ay şehitlere güler, gün melâle bürünür.
Yumruğum Çonkbayırı, Tınaztepe'dir alnım,
Ufkum zafer tadında bir hayâle bürünür...
Vurur kösünü mehter, kurulur can pazarı,
Sınırlarım nur rengi ak Hilâle bürünür...
Günboyu siperlerde sığınağım duamdır,
Gözlerim ve yüreğim o cemâle bürünür.
Boğaz şahdamarımdır, sahiller pençelerim,
Kılıcımdan korkanlar, kıyl u kâle bürünür...
Yüzbinlerce yiğidim kanıyla yıkar yurdu,
Melekler iner yere, son visâle bürünür...
Çanakkale geçilmez! Şehitler nöbettedir,
Çanakkale, içimde kaç misâle bürünür!..
Evet Hocam, Çanakkale’yi geçilmez kılan herhalde o şehitlerin kanları, o şehitlerin şecaati, o şehitlerin imanı, o şehitlerin yurt savunmasındaki samimiyeti ve aşkı: “Yahya Çavuş ve arkadaşları altmış kişiydiler, akşama kadar savaştılar ve Allah’a kavuştular.” Savaşmayı Allah’a kavuşmaya olarak gören o insanlar ve son günlerde Allah’a kavuşmuş olarak gelen şehitlerimiz var…
- Bu savaş bitmez, bitirmezler. Türkiye güçlendikçe, zayıflatmak ve kontrollerinde tutmak için içimizdeki piyonları kullanarak kan dökmeye devam edeceklerdir. Bu ihtirasları bitmeyecektir dış güçlerin. Bugün verdik, yarın da vereceğiz. Hepimiz şehit olma idealiyle topraklarımıza sahip çıkmazsak, geleceğimiz kandan kurtulmayacaktır.
- Ben şunu söylemek isterim: Dost-düşman şunu bilsinler ki; “Şehitler tepesi boş değil!” Birileri bu toprağı bekliyor. Kahramanlar bekliyor.
- Evet bekliyor.
- Bu bayrak, bu ay yıldızlı bayrak, tepemizde dalgalanmak için rüzgâr bekliyor. İsterseniz Muhsin İlyas Subaşı’nın kaleminden, Aziz şehitlerimizin hatırasına ithaf edilmiş bir şiirine bakalım:
ŞEHİTLER
-Şehitlerimizin aziz hatırasına
Şehitler, yurt aşkına al renge boyanırlar,
Bağımsızlık uğruna ölümle donanırlar.
Şehitler, mezarların masum çocuklarıdır,
Onlar sonsuz hayata burada uyanırlar.
Açık gözlerindeki tebessüme ağlarız,
Gam yemezler, bir günde dört cephe dolanırlar.
Biner istiklâl yükü sırtlarına dağ gibi,
Bizi korumak için el ele ulanırlar.
Öldü denmez onlara, aramızdadır her gün,
Herkesin bu mahşere koştuğunu sanırlar.
Bir kutsal emanetin bekçileridir onlar,
Ülküsü sevdâmızdır, bu aşka inanırlar.
Şehitler, onurumuz, iman bayrağımızdır,
Bizi taşıdığımız kanlarından tanırlar!..
Gerçekten çok anlamlı, duygulu ve güzel bir şiir. Şimdi bunun arkasına bir de Filistinli Enes’in hikâyesini Muhsin İlyas Subaşı’nın kaleminden okuyalım isterseniz:
FİLİSTİNLİ ENES’İN DERSİ
Enes’in parmakları tankın altında,
Göğsüne bir gül gibi düşmüş sapankayası.
İdealini arkadaşlarına,
Ruhunu meleklere emanet etmiş.
Sıkı sıkıya tutuyor fırlatamadığı taşını.
Bunun için savaşır Filistinli çocuklar,
Seyrederek Enes’in nâşını…
Enes’in dudağında kan vardı,
Gözlerinde ışık.
Bin not düşmüş gömleğinin cebine;
“Şehitler ölmez! bilirsin anacağım,
Onlar zaferlerini kanla örtsünler,
Zehir etsinler ekmeğini, aşını,
Ayaklarımın altında medeniyetin dişleri,
İnsanlık benim kanımda kaybetti savaşını!.
Bilirim anne, ben bir defa öldüm,
Sen her gün ölürsün.
Ölme anne!
Yeni kardeşlerimi doğur.
Bu sapanı alsınlar elimden,
Bu bayrak yerde kalmayacak,
Onlar büyütecek direnmenin yaşını.
Kanım yastığım benim,
Sen üzerime yorgan yap gözyaşını!
Bu, savaş dersidir anacağım,
Okulu sokaklarımız,
Kalemi sapanımız,
Defteri yüreğimizdir.
Öğretmeni Peygamberim,
Ben bir küçücük, on yaşında neferim,
Ben sınıfta kalmadım anne!
Rabbim takdirname verdi bana,
Nurumu şahit yaptı cihana.
Usulca koy yüreğime başını,
Sen de gölgesinde rahat uyuman için,
Bayrağıma gönder yap mezarımın taşını!..”
Hocam, Enes görevini yapmış. “Füzeye karşı sapan taşları”, başka alanlarda farkımız bizim diyor. Diyor Enes, Ruhunu Allah’a teslim etmiş. Yeni Enesler görevini yapmaya hazır Bakın bizler, Türkiyeli Müslümanlar dualarımızla yardımcı olmalıyız.
- Ali Bey, Allah’ın Resulü yola çıktığında bir kişiydi, tek kişi olarak yola çıktı. Kendisine ilk inanan insan hanımı Hz. Hatice’dir. Arkasından Hz. Ebubekir, arkasından bir çocuk Hz. Ali ve arkasından bir Köle; Hz. Zeyd…Vefatından önceki “Veda Hutbesi”nde kendisine inanan insanların sayısı 150 bine ulaşmıştı. Onu bu kadar insan dinledi ve ona bağlılığını dile getirdi. Bütün mesele şu: İnanırsak, inancımızı koruyarak davranırsak, düşman nereye kadar gelirse gelsin geri gitmek zorundadır. Bakınız, ülkemizi işgal eden düşmanlar, dört taraftan saldırmıştı. Bir kolu Ankara’nın yakınlarına kadar, Polatlı’ya kadar gelmişti. Sadece o çizgide işgal altında değildir: Bir ucunu oluşturan Fansızlar, yanlarına Ermeni işbirlikçilerini de alarak Kayseri’nin güneyini işgal etmiş, Develi’nin Bakırdağı kasabasına kadar gelmişti. Doğu’da ise Ermeniler Ruslarla işbirliğine girmiş, Kars ve Ardahan işgal altına girmişti. Ben, anasıyla bir dağ başında yapayalnız bırakılmış ve o anasını kucağında o gece kaybetmiş bir babanın çocuğuyum: Toprakları işgale uğramış. Eli silah tutan cephede, kadın yaşlı ve çocuklar ise, Anadolu içlerine çekiliyor. Babaannem, oğlunu alıp yollara düşer. Hastadır, yolda ağırlaşır. Öleceğini anlayan yol arkadaşları, zaten kendilerini taşımaktan yorgun düşmüşler. Ölümünü ve onu defnetmeyi beklemezler. Oğluyla yolda indirirler. Bir kenarda anasının başını dizine koyar, ağlamaktadır, çaresizdir. İşte bi Enes de odur. Ve o ortamda anasını kaybeder. Gece boyunca ona mezar açar, elleriyle açar bu mezarı, onu toprağa uzatır. Üzerine taş toprak ne bulursa yığar ve yola düşer. Erzurum’dan yurduna yuvasına gelesiye kadar tek başına dağ başlarında rastladığı arabalara binip inerek yo alır. Ben bu babanın çocuğuyum ve onun bu hatıralarıyla büyüdüm Bu acılarla ruhu pişen bi adama bu şiirler yeterli değil. Artık hepimiz böyle şiirler yazmalıyız. Duyarsız bir toplum köleleşmeye en yakın toplumdur. Be öyle insanlar biliyorum ki, Çanakkale’yi, Kurtuluş Savaşını, Filistin’i, Irak’ı, Kerkük’ü, Afganistan’ı, günümüzün yaşanan diğer sosyal ıstıraplarını konu alan bir tek satırı bile yoktur.. Ruhu katledilmiş bir adam şair olamaz!..Topluma ve toplumun ortak değerlerine duyarsız kalan adam şair olamaz!.. Benim kalemimin gıdası, benim ekmeği suyu, çevremdeki insanların çektiği ıstıraptır, sıkıntıdır,. Açlıktın, yoksulluktur, çaresizliktir. Bir şiirim vardır, bunu sosyal demokrat arkadaşlarıma okuduğum zaman, “Bunu biz yazsak, bize komünist derler, Sen yazıyorsun kimse bir şey demiyorlar” demişlerdi. “E kardeşim, seninle ben farklıyım. Sen istismar için yazıyorsun, ben acısını duyarak yazıyorum. Sen onu kendi ideolojine malzeme yapmak için yazıyorsun, ben onun acısını paylaşmak için yazıyorum. Bu toplum aptal mı bu kadar farkı bilmeyecek mi?”
- “Eşitlenmek” şiiriniz…
- Sonra ben farklı bakıyorum, ben onu duyuyorum, onu yaşıyorum, ona çare olmak istiyorum. Topluma; “bunları görün!” demek istiyorum. O acıların altında benim ruhum var, sadece duygularım değil!..
- O şiiriniz de burada var. Sıra gelir mi bilmiyorum.
- Gelir, gelmez, o önemli değil; Ben yalnızca onunla yetinmedim ki, Kiracının derdini yazdım, dilencinin çaresizliğini yazdım. “Bir lirayla bırakır günahını mendile” diyerek dilenciye toplumun bakışındaki sakatlığı dile getirdim. Mesele şu, bir şair sorumluluk duyuyorsa, insanını tanımak zorundadır. Şiirin kalıcılığı insanların ortak kabullerine hitap etmesiyle orantılıdır..
- Hocam bu şiiri buldum. Yeri geldi, tam da uygun düşecek okuyalım bunu.
- Siz bilirsiniz Ali Bey, size bırakıyorum, buyurun.
- Sözün burasına gelmişken, bu şiiri okumamak olmaz. Hakikaten sosyal adaletsizliğe karşı duyarlı bir çıkış, eşitsizlik karşısında adaleti öğütleyen güzel bir şiir:
EŞİTLENMEK
Şu 280 ES Mersedes,
Yakar sekiz silindirinde,
Ağrılı Mehmet’in terini.
Şu Boğazdaki çift havuzlu villada,
Çamaşırcı kadınlar teriyle siler,
Ve gezdirirler evin tasmalı köpeğini…
Şu motelin balkonundan sarkan mayoda,
Sivaslı Ali’nin emeği damlar denize,
Giderken sahile düşürmüştür yüreğini…
Şu rüküş kadının vizonundaki lekeyi,
Maraşlı Mustafa çıkarır binbir hüzünle.
Bakıp bakıp kürke, yutkunurken garipliğini…
Hey adaletine yandığım dünya,
Birisi terlemek için koşar saunaya,
Öbürü terine set yapar emeğini.
Birisi yemek için şehirden şehre taşınır,
Öbürü yalnızlığına banar ekmeğini…
Gerçekten güzel ve duygu yüklü şiirler…Tabii burada bunlara sıra gelmeyecek , hepsini okumamıza zaman yetmez. Muhsin İlyas Subaşı’nın yüzlerce şiirinden bir kısmını aldık buraya. Sohbetimiz nereye gider, nerelere götürür şimdiden onu kestirmek zor. Ama gideceğimiz yeri biliyoruz elbette. Çünkü şairin çıkıp dolaşacağı yer dışarıysa da döneceği yer yine kendi dünyasıdır, kendi yüreğidir. Şair Subaşı,”Yüreğinle Tut Beni” diyor. Bakalım neleri tutuyoruz yüreğimizde?
YÜREĞİNLE TUT BENİ
Bu türkünün güftesinde senin hüznün raks eder,
Nice gönül cemresine bin umutla serpildin.
İçimdeki tunç yeleli atlar gönlüne gider,
Beni çarmıha germedin, kırk canlı güle dildin.
Sevmek bir umutsa eğer, kurtar beni, at beni,
Düşüyorum, düşüyorum, yüreğinle tut beni.
Kendi içine kapanmış bir umudun feryâdı,
Heyecanlarını saklar en mahrem kuytularda.
Melâline kahır yükler kumruların kanadı,
Arzuların çiçeklere sevdâlı bu bahar da.
Onların engin hazzında kokla beni, tat beni,
Düşüyorum, düşüyorum, yüreğinle tut beni...
Gözlerin ifşâ ederken dudakların sır saklar,
Sular ırmakta yıkanır, yanağında boyanır.
Kucağında köpüklerin dili yok, feryâdı var.
Acıların etrafında bir uyur, bir uyanır,
Artık kendine taşı da mâcerâna kat beni,
Düşüyorum, düşüyorum, yüreğinle tut beni!..
Evet, tutunma duygusu. Bir yerlerde kalma, melankoli, boşluk hissettirmektedir. Takdir edelir ki, şairin her anı bir değildir.
- Elbette, mutlaka…
- Onun da hayat gibi tepki veren noktaları var.İnişleri, çıkışları, düşüşleri, duruşları ve tekrar ve tekrar.. ivme kazandırmaktadır…
- Ali Bey, biz yüreği kaybettik. Toplum olarak gönlü kaybettik. Orada yürekten maksat gönül tabii. Gönül demedim. Biraz da ifade olarak kelimeler arapçadır, ama güzel anlatır şiiri. Araplar şöyle derler: Manâhû’ş-şi’ri fî batnı’ş-Şair” Şiirin manası şairin kendindedir,yani gönlündedir, kalbindedir.
- Tabii yürekle gönül biraz da farklı şeyleri çağrıştırıyor.
- Evet öyledir. Ben yüreği de bu şiirimle gönül sıcaklığına davet etmek istedim. İnsanlar orada tutunsun, hepimiz bir boşluktayız. Hepimiz düşüyoruz. Bir düşüş ve bir iniş hali yaşıyoruz. Toplumun problemi bu. Bu ,yalnızca Muhsin İlyas’ın problemi değil. İçinde yaşadığımız toplumun problemi. O şiirin her satırında insanlar kendilerine bir şeyler bulabilirler. Kendilerini bu vesileyle hesaba çekerlerse bir yerlere varırlar. Biz şimdi ulaşamadığımız şeylere sahip olamamanın sıkıntısını, hatta bunalımı içindeyiz ve işin garip tarafı bunun da farkında değiliz. Sanki bahar aylarında doğan bir dal, bir gül, bir çiçek günü gelecek son bahar olacak ve her şey bitecek. Hayır, öyle değil. Devamlılığı nerede bulacaksın? Devamlılığı gönlün sıcak ikliminde bulacaksın. Bizi yaşatan bu. Ben öyle bakıyorum.
- Güzel, evet bir Leyla şiiri. Tabii bu şiiri de tüm Leylalara, Leylasını arayan Mecnunlara ithaf edelim. Fuzûlî hani, “Her mecnunu dâra çeken leylasıdır”, diyor.
- Evet.
- Değil mi, her Leyla’nın bir Mecnun’u vardır. Ve her Mecnunu da ipe çeken o Leyla’dır. Dolayısıyla, biraz hüzün ve kahır şiirlerinden sonra bu iyi olur.
- Benim birkaç tane Leyla şiirim var, yalnız bu değil. Leyla temi, Leyla imajı bizim maddî aşkı da manevî aşkı da, mesela bir karşı cinse aşık olmak ben ona maddî aşk diyorum. Manevî aşk ise, seni Allah’a doğru götüren, o yolda seni koşturan aşktır. Öyle bir aşka doğru giderken Leyla hep yol göstericidir. Çünkü o önde, Mecnun onun arkasındadır, o alır götürür, çeker götürür, peşinden koşturarak götürür.
- Bir alamda Leyla aşıkların mürşidi oluyor. Aşığını peşine takıp götürüyor.
- Evet öyle.
- Muhsin İlyas Subaşı’nın Leyla şiiri:
LEYLÂ
Gönlümdeki bulutlar,
Dökerken göz yaşımı,
İçimde ırmak olup,
Sana taşıyor Leylâ!
Aynaların kalbine,
Hapsolan güzelliğin,
Beni benden koparıp,
Sende coşuyor Leylâ!
Gurbet türküleriyle,
Bana zulmeden hasret,
Düşlerimde uyanıp,
Sana koşuyor Leylâ!
Rabbim hilkât gününde,
Vâdettiği cemâli,
Niçin bende değil de,
Sende yaşıyor Leylâ?
Çok güzel bir şiir.
-Sağ olunuz efendim.
- Muhsin İlyas Subaşı ağabeyle yaptığımız mülakatta hem konuşup, söyleşi yapıp, hem de onun şiirlerini okurlarla paylaşmaya çalıştık. Ama ben inanıyorum ki, bu şehirde yaşayan güzel insanlar var. Bu şehir güzel şairler doğuruyor. Bu doğan şairler, bu şehri çok güzel ifade ediyor. Hem şehir, hem doğan şair güzel olunca, ikisi birbirini güzel tamamlıyor. Muhsin İlyas Subaşı bu şehre kalemiyle, yüreğiyle beyniyle, duygu ve düşünceleriyle hizmet itmiş bir kıymet bir dağ.
- Teveccühünüz efendim, sağ olunuz efendim.
- Hemen yanıbaşımızda bulunan Muhsin İlyasları hatırlayalım, unutmayalım. Hayatın her safhasında, her anında bir Muhsin İlyas olduğunu da asla aklımızdan çıkarmayalım. Ve son şiir:
GENÇLİK TÜRKÜSÜ
Yaşa, kaybettiğimiz o yurtların yasını,
Ulubatlı’yla taşı bayrağımı koşarak.
Kays’a bırak en sıcak Leylâ mâcerâsını,
Bu delişmen çağında destanlar yazmana bak!
Târık gibi arkanda gemi külleri kalsın,
Sen yüksel ki yiğidim, düşmanların alçalsın!
Sinan ol; kubbe kubbe süsle şu semamızı,
Bize Mevlânâ gibi gönül aşkını anlat.
Yeniden üç kıta’da büyüt coğrafyamızı,
Gurbetteki hasreti getir sevdâmıza kat!..
Kalmasın ne Asya’da, ne de Balkan’da acım,
Bugün sana, dünkünden daha fazla muhtâcım!..
Alparslan ol, Fatih ol, Süleyman ol, Selim ol,
Yurdumu seccade yap, Yûnuslar konaklasın...
İstenmeden dağıtan hamiyetli elim ol,
Yüreğin neşemi de , acımı da saklasın...
Sevinsin öksüzlerin altında kanadının,
Kızlar kelebek olsun, etrafında adının...
Sen de yönel uzaya, çelik uydulara bin,
Sulhun güvercini ol, diren nötrona karşı.
İster yerden göğe çık, ister gökten yere in,
Seninle söyleyelim, dinlenecek son marşı...
Tüm soylu duyguların yıkanırken kanında,
Arınmalı hırsların, aklınla imanında!...
Hamâset aksiyondur, geriye dönüş değil,
On bin yıllık tarih anlatır bunu sana!
Bayrağa saygıya dur, mihrapta Rabb’a eğil,
Teslim olmasın dünyan, bekledikleri sona!
Öncüsü ol çağının, fetihlerinde çoğal,
Tekbirlerin süslesin ufuklarımı dal dal!..
Allah razı olsun, yüreğinize ve dilinize sağlık.
- Sağ olunuz efendim.
www.sanatalemi.net
Okunma Sayısı :
2020
02 Nisan 2008