Genco Erkal ile Sohbet
Güzin OSMANCIK
1970’li yıllarda bir çok gencin idolü Genco Erkal’dı… Onlarca genç, tiyatroyu onunla sevdi, onun izinden gitti. Oynadığı hiç bir oyun silinmedi hâfızalardan senelerce… Kim bilir kaç kere seyrettim “Bir Delinin Hâtıra Defteri”ni… İlk, tek kişilik oyundu sahnelerde oynanan. Onun için tiyatro, bir tutku, kendisi ile bir iç hesaplaşmaydı. “Yaşasın Savaş” oyunuyla aslında barış mesajı vermek istedi dünyaya… Her geçen gün efsaneleşti, devleşti sahnelerde. 1963 yılında “Aslan Asker Şwayk”la geldi ilk ödül, sonra Gülriz Sururi Engin Cezzar Tiyatrosu’nda “Otello,” “Canlı Maymun” ve “Keşanlı Ali Destanı”…
1969’da Dostlar Tiyatrosu’nu kurdu. Sinemada da bir o kadar başarılı Genco Erkal. Sinemanın seyircisini kaybettiği o yıllarda çevirdiği “At”,”Faize Hücum”, “Camdan Kalp” ve “Hakkâri’de Dört Mevsim” 1982’de sinemada, oyunculuk dalında iki Altın Portakal ödülü aldı... Ama tiyatro onun yaşama biçimiydi. Mükemmel, kusursuz, en iyisiydi hedefi. Bu güne kadar onlarca oyun koydu sahneye ve bu gün sanatının zirvesinde… Hâlâ en mükemmeli yapmaya çalışıyor. Genelde, düşündürmeyi seviyor insanları.
“Durdurun Dünyayı İnecek Var”, “Asiye Nasıl Kurtulur”, “Abdül Cambaz”, “Kerem Gibi”, “Kafkas Tebeşir Dairesi”, “Sevdalı Bulut, “Yalınayak Sokrates”, “Ağrı Dağı Efsanesi”. “Ezenler Ezilenler”, “İnsanlarım”, “Can, Aziz name” oyunlarıyla hâfızalardan silinmedi uzun zaman.
Tepebaşı’ndaki Odakule’nin karşısıda, Muammer Karaca, bugünkü Dostlar Tiyatrosu’nda buluşup röportajımızı gerçekleştirdiğimiz sanatçı gerçekten çok etkiledi beni. Tiyatronun kapısından girer girmez hemen bir büyü kapladı içimi. Ve işte o büyülü sahnenin büyülü kahramanı duruyordu karşımda. Onu hep oynadığı oyunlardaki rolleri ile özleştirir öyle severdim. İşte, ilk defa Genco Erkal, ilk defa bir adım ötemde. Sorular ve cevaplarla sizleri başbaşa bırakıyorum:

OSMANCIK: Genco Erkal gülmeyi sever mi acaba?

ERKAL: Biz politik tiyatroyu seçtik. İçinde mizah barındıran tiyatroyu. Bak simdi, öyle tuhaf bir yerden girdiniz ki söze... Evet ben aslında çok gülerim. Sinemada da çok gülerim. Televizyon aslında çok seyretmem, ha şeyi yazabilirsin Avrupa yakasına çok gülüyorum. Hümeyra’yı çok başarılı buluyorum.

OSMANCIK: Ne tür filmler izlersiniz?

ERKAL: Avrupa filmi severim, yani sanat filmi, hani o seyircisi olmayan filmler vardır ya işte onlar. Mesela “Uzak” filmi. Hani şu seyircisizlik rekoru kıran film. Cannes Film Festivali’nde birincilik alan film. Çok beğendim onu. Amerika’da, Fransa’da, Londra’da çok beğenildi film, ama kendi ülkesinde maalesef fazla seyirci bulamadı.

OSMANCIK: Amerikan filmleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

ERKAL: Amerikan sinemasını çok fazla sevmiyorum, o mantıkla çekilen dizileri de sevmiyorum Sinemada biraz daha özen ve ciddiyet arıyorum. O özen içinde, o sanatsal kalite içinde bilgelik de varsa ona çok gülüyorum işte.

OSMANCIK: Peki ağlar mısınız?

ERKAL: Evet ağlarım, bütün insanî duyguları taşırım. Duygularımı yaşarım ama belli edemem. Sürekli kendimi kontrol ederim. Duygularımı da kontrol etmeye çalışırım. Tiyatroda da, toplum içinde de bastırıyorum duygularımı. O ilk ağızdaki tepkiyi vermiyorum. O içeri atma insanın bünyesinde hasara yol açıyor, ama böyleyim işte, çok duygusalım anlayacağınız…

OSMANCIK: Çalışma ortamında nasıl bir insansınız?

ERKAL: Genelde sabırlıyımdır. Evet korkuyorlar ama devamlı bağırıp çağırmıyorum etrafıma, öfkelenmiyorum. Böyle bir insanın kaşını çatması bile etkili oluyor. Onun için insanlar beni kırmamaya çalışıyorlar, ben de onları kırmıyorum. Tiyatro çok stresli bir iştir. Beni en çok sinirlendiren şeyler de mesleğimle ilgili olan şeyler oluyor. Kusursuz olmasını istiyorum her şeyin. Seyirci geldi mi, perde açıldı mı, ne kendimde ne çevremde ne de teknik olarak hiç bir hata kabul etmem. Her şey mükemmel olacak. En ufak bir ihmal, bir vurdum duymazlık beni çok üzer. Seyirciye bu saygısızlık yapılmamalı diye düşünüyorum.

OSMANCIK: Yaşantınızın geçtiği mekânlar nereleri?

ERKAL: Ben Taksimde doğdum. Taksim meydanında yani, sonraki yıllarda Beyoğlu’nda yaşadım. Sonra Harbiye, Şişli, Nişantaşı, Teşvikiye. Hep oralarda geçti hayatım.

OSMANCIK: Tiyatroya nasıl başladınız?

ERKAL: Çok küçükken. Ben tiyatrocu doğmuşum. Zaten bütün çocuklarda vardır oyun oynama. Önce evcilik, doktorculukla başlar. Bunu biraz daha geliştirip kişiler çizip sahne yapıp oynamaya başladım ben. Gizli gizli kaçak önceleri.

OSMANCIK: Ailenizden tepkimi vardı gizli oynadınız?

ERKAL: Annem genelde destek olurdu. Babamı da yavaş yavaş ikna ettim. Onun istediği diplomaydı. Tercihin ne diye sorunca; “Psikolojim” dedim. İstanbul Üniversitesi psikoloji bölümünü bitirdim, diplomamı Babamın önüne koydum, oda bir şey demedi. Tiyatro hayatımda psikoloji okumam çok da işime yaradı...

OSMANCIK: İlk tiyatronuz ne zaman başladı?

ERKAL: Amatör olarak genç oyuncular diye bir tiyatro kurduk üniversite yıllarında. Profesyonel olarak, 1959-60 yıllarında Yıldız Kenter’le başladık. İlk oyun “Çöl Faresi”.

OSMANCIK: 1970’li yılarda tiyatrolar altın yılların yaşadı. Ya şimdi durum nasıl?

ERKAL: Son yıllarda bir ilgi azlığından bahsetmek mümkün. Bu yalnız ülkemizi değil, tüm dünyayı ilgilendiren bir sorun. Meselâ sinema öyle değil. Ben şöyle düşünüyorum, teknoloji, seyirci ile sanatçı arasına girdi. Bu çağda, giderek bilgisayar öyle bir dünya yaratıyor ki. Biz elimizden geldiği kadar güzel örnekler ortaya koyarak izleyicinin ilgisini çekmeye çalışıyoruz. Burada Medyanın, basının, görsel yayınların desteği şart. Eğitim çok önemli.

OSMANCIK: Eskiden kitap okuyan bir nesil vardı. Şimdi durum nasıl?

ERKAL: Ne kadar yazık aynı evin içerisinde iki kardeş arasında, anne, baba, çocuk arasında bağlantı yok. Herkes ayrı bir şey seyrediyor. Kimse kimseyle konuşmuyor, yemek yerken bile yüz yüze bakılmıyor. Bence bunun en sıcak yaşandığı ortam tiyatrodur. Gençlerimize tiyatroyu sevdirmemiz lâzım bir biçimde. İlk okullardan başlanmalı tiyatro sevgisine, toplu biletler alınıp çocuklara aşılanmalı tiyatro sevgisi. Bir çeşit tiyatro eğitimi, tiyatro dersleri verilmeli. Önemli tiyatro oyunları kaydedilip televizyonlara verilmeli. O duygu yaşatılmalı gençlere.

OSMANCIK: En çok gündemde kalan oyununuz hangisi acaba?

ERKAL: Nâzım Hikmet’in “İnsanlarım” oyunu 12 yıldır devam ediyor. Bir de “Çıplak Ayaklı Sokrates” ve “Aslan Asker Şwavyk” üç ayrı zaman aralıklarında oynandı. Tutmayanda oluyor meselâ “Yaz”... Bu oyunların zaten tutmayacağını bile bile koyuyoruz sahneye. Çok sevdiğim için diyorum ki “Bunu yapmak benim görevim, en azından kendim için yapmalıyım”.. Meraklısı mutlaka gelir ama yanında daha tutmuş bir oyun olur açığını kapatır.

OSMANCIK: En mükemmelini yaptım dediğiniz bir oyununuz var mı?

ERKAL: Hayır, daha iyisini daha iyisini arıyor insan ama oraya ulaşamıyor bir türlü. Tiyatroda hiçbir zaman en iyisi diye bir şey yoktur.

OSMANCIK: 60’lı yıllara tekrar dönme imkânınız olsaydı yapmak istediğiniz bir şeyler olur muydu?

ERKAL: Yok öyle bir şey, çünkü o dönem en yoğun yaşanan bir dönemdi. Tiyatronun da en gözde olduğu bir dönemdi. O zaman daha televizyonda yoktu ülkemizde, her şey bu kadar yozlaşmamıştı. Ve tiyatronun seyircisiyle en güzel ilişkinin kurulduğu yıllardı. Doya doya yaşadık, elimizden geleni yaptık. Unutulmaz yıllardı onlar.

Evet, sanatının ve sanatçı kişiliğinin yanı sıra hiç bilmediğimiz dünyasını açtı bize Genco Erkal.... Sabırlı, nazik, içten ve samimi... O seyircisine saygılı, mesleğinde rakipsiz… Sevdikleri, su sporları, müzik, bütün sanat dalları. Yemeklerden, hamur işlerine tutkun ama formunu korumak pahasına yememekte kararlı, çayını şekersiz içmesi de bu yüzden. Giyim konusunda tercihi siyah. “Beni kışın siyahın dışında bir renk giymiş olarak bulamazsınız” diyor. Ya sevmedikleri? “Yok, sevmediğim” diyor. Seyirciler adına kendisini tebrik ediyor ve başarılar diliyoruz.

www.sanatalemi.net




 Okunma Sayısı : 1043         02 Nisan 2008