Sedat Umran ile Şiir Sohbeti
Mehmet Nuri YARDIM
Sedat Umran iyi bir şair. Bu “iyi” kelimesi onu ne kadar doğru anlatır bilemem. Ama Sedat Umran deyince aklıma şiir gelir, şair gelir, iyilik gelir, güzellik gelir. O, günde şiiri 24 saat düşünen, soluklayan bir sanatkârdır. Hayalleriyle, düşleriyle, kelimeleriyle var olan, bunlarla ayakta duran bir edebiyat adamı… Âdeta şiire adanmış bir ömür Sedat Umran’ınki. “Nesne şairi”, “eşya şairi” diyorlar. Hayır efendim, o kadar da değil. Bana göre insanı anlatan şairdir Umran. Eşya zaten insanoğlu için yaratılmadı mı?
Gül’e, bülbüle herkes şiir yazmıştır, yazar da. Ama paspas’a, sobaya, perdeye şiir yazmak, o eşyaları konuşturmak Sedat Umran’ın işi. Şiiri, bulutların arasından size gülümser. Mısraları ince bir tül ile örtülmüştür. Bağırıp gürlemez kelimeleri ama fısıldar, usulca seslenir size. Görürsünüz, hissedersiniz, seversiniz onu ve şiirini.
Sedat Umran, şiiri ciddiye alan ve şair olarak herkes tarafından takdir edilen değerli bir kalem erbâbı. Pek çok eseri arasında Meş’aleler, Kara Işıldak, Leke, Gittin Taş Atarak Denizlerime, Parmak Uçlarımdaki Yangın dikkat çekiyor. Son şiirlerinden bir kısmını Altın Eşik adı altında toplayan şairin şiirlerinden biri “Kara Örümcek”tir. İşte şairimize ilham olan mısralar: “Çözüldü gövdem kör-düğümünden / Sarıldı ruhumun yumağına, / bilmiyorum ben şimdi neredeyim? / Ruhum takıldı gövdemin ağına / Pusuda ölümün kara örümceği / Sarıp attı onu bir köşeye, / İçimi kara mermeriyle döşeye döşeye / Belli değil ne zaman yiyeceği!” “İyimser” de Umran’ın son şiirlerinden: “Gece döktü eteğinden / Topladığı yıldızları, / Ve güneşin peteğinden / Bal sızdı saydam, sarı / Kuşlar kondu her dalıma / Binbir cıvıltı var içimde. / Astım kendimi mandalıma / Eriyip yok oldum sevincimde!...”
Fizik ile metafizik’in arasında mekik dokuyan bir sanatkâr Sedat Umran. İç’den dış’a bakan, özden genele yayılan bir duygu sağanağını barındırıyor bünyesinde. Ama onun ruh ve fikir dünyasında insanoğlu hep merkezde olmuştur.
Sedat Umran Hasan Akay’la birlikte büyük emekler vererek mühim bir esere imza attı: “Cumhuriyet Dönemi Şiirimizin Altın Sayfaları” Bu eserde, edebiyatımızda bilinen, okunan ve şöhret olan şair ve yazarların yanısıra kenarda kalmış, kıymeti bilinememiş simâlar da var. Bu ediplerin çalışmaları ve eserleri, ya bir kenarda gözardı edilmiş veya zamanında ilgi gördüğü halde daha sonra unutulup gitmiştir. İşte hâfızalardaki yeri zamanla silinen bu sanatkârlar gün ışığına çıkarılıyor. “Cumhuriyet Dönemi Şiirimizin Altın Sayfaları” antolojisinde az tanınan şairler ile meşhur şairlerin çok güzel şiirleri göze çarpıyor. Titiz bir çalışma, büyük emek verilmiş bir eser. Kıymetli şairlerin mühim şiirlerinin gözardı edilmemesi için ciddi bir çaba sarf edilmiş. Bu âşikâr. Cevher şairlerin, mücevher şiirleri iğneyle kuyu kazarcasına aranmış, bulunmuş ve bir kitapta toplanarak şiirseverlerin önüne konulmuş. Edebiyat tarihinde olan veya olmayan, hatırlanan veya unutulan ama şiiriyle öne çıkan isimlere rastlıyoruz güldestede. Orhan Arınç, Edip Ayel, Murat Cengiz, Şinasi Gündoğdu, Esmahan Hasan, Vehbi Kızılgün, Mazlum Kenan Köstekçioğlu, Cahit Obruk… Küsen veya küstürülen, kasten unutturulan veya ihmal edilen şairler… Şairimiz Sedat Umran ile hem hayatı, hem şiiri, hem de Hasan Akay ile birlikte hazırladığı ve 3 F Yayınevi’nden çıkan “Cumhuriyet Dönemi Şiirimizin Altın Sayfaları” hakkında konuştuk.

YARDIM: Şiire ne zaman ve nasıl başladınız?

UMRAN: Şiir hevesim ben 16 yaşındayken başlar. Bir yıl şiirde alıştırma (temrin) safhasını aşarak gerçek şiire bir türlü geçememenin acısını çektim. Hatta öyle oldu ki, sırf bir şiirsever olarak kalmak ve şiiri yazmaktan vazgeçmek gibi bir umutsuzca özveriye kapıldım. Fakat bu kararı içime bir türlü sindiremiyordum. Belki de şair oluşumdan gelen bir itirazdı bu. Ama bir yıl sonra 17 yaşındayken Yedigün dergisinin sütunlarında Akşam şiirimi görünce ve bununla birlikte şiiri yorumlayan övücü sözleri okuyunca büyük bir sevince kapıldım: “Şiirinizin güzeli sezmek ve bulmak kabiliyeti belirgindir. Şiirinizi sütunlarımızda göreceksiniz.”
Akşam’ın mısraları şöyleydi: “Parıldıyorken bakır zirveler ihtişamla / Kirpiklerde süzülen rüyalar damla damla / Tortulanarak ağır ağır gözlere sızar / Kirazlar andırırken ateş damlalarını / Grup söndürür birer birer lâmbalarını / Alevden tüllerini indiriverir camlarını” 1943’te yayınlandı bu şiir Yedigün’de. Bu şiirde Ahmet Haşim’in etkisi hemen görülmektedir.... “Parıldıyorken bakır zirveler ihtişamla." Ama diğer mısralar bana özgü. Bu şiirden sonra gelen Meş’aleler hem Yedigün hem de Varlık dergisinde yayınlandı. 7 Gün’de 1944’te Varlık dergisinde ise 1946’da. Meş’aleler bir çok antolojiye alınmıştır. Bugün de hiç eskimediğini gördüğüm en eski şiirlerimdendir. Meşaleler'in sözleri şöyle:
“Arzu yarıldı bir nar gibi içimde yer yer / Döküldü kıvılcımlar halinde taneleri; / Perdeler etrafında uçan pervaneleri / Parıldayan camlarda titriyor meşaleler / Nefes alıyor sessiz perdeler karanlıkta / Ay sükutla örüyor tenhada kozasını / Fısıldıyor perdeler bir haber karanlıkta / Ve uyku uzatıyor sükun dolu taşını.”


BENİ İLK KEŞFEDEN NİHAD SÂMİ BANARLI’DIR
YARDIM: Şiirinizde renk, müzik, eşya, füsun, hareket, ayrıntı ve obje hakim. Duyguların adeta hareketli tablolar halinde verilmesiyle hayatın estetik bir şekle büründürüldüğüne şahit oluyoruz…

UMRAN: Evet şiirimi öyle anlatıyorlar. Beni geçmişte ilk keşfeden Nihad Sâmi Banarlı olmuştur. Banarlı, Yedi Gün’deki benimle ilgili değerlendirmesinde şunları söylüyor:
“Şiir iklimlerine eşyaya can veren bir ruhla girmek hakikat dünyasını böylesine renkli, ışıklı bir âlemden seyretmek güzeldir. Bir anda kızıl renkler gecenin karanlığına dönerek ‘Soba’ şiirinde bir ruh bulunduğunu keşfetmek her canlı varlığın ölümünden sonra terk edilmesi olayını bir sobanın kimliğinde canlandırmak sizin sanatınıza özgü orjinal ve güzel buluşlardır. Sizin orjinal görüşleriniz ve duygulu hayatınızla birleşerek dile gelen bu mısralar şairine daha ilk eseriyle hakiki bir başarı sağlamıştır.” Şiirler hakkında yazılan övgülerin hepsi bir gün unutulup gider, ama şiirin yaşama gücü varsa, gerçek bir şiirse zamana direnerek geleceğe intikal eder.

YARDIM: Cumhuriyet döneminde Türk şiirinin yeniden şekillendiğini görüyoruz. Farklı tarzlarda değişik söyleyişlere şahit oluyoruz. Sizce büyük şiir nedir, iyi şair kime derler? Sizin şiir anlayışınız nedir?

UMRAN: Şair yeniyi arayarak bulmaz. O yeni, onun doğuştan getirdiği bakış açısıdır. Ona seçkin şair diyebilmemiz için olaylara ve eşyaya alışılmışın dışında farklı bir açıdan bakabilen birisi olması gerekir. Bu da doğuştan getirilmiş bir özelliktir. Şair gerek yaşayışı tamamen şiiri kendine hedef edinmiş, hayatına anlam veren bir amaç olarak bir hedef olarak görmesine bağlıdır ki, şiiri her değerin üzerinde tutan şair, şiirini iç zorunluluktan oluşturduğu için şiirine lirik bir akış sağlayabilir. Şairin bütün gücü doğuştan getirdiği iç sezgisi melekesine bağlıdır. Bu meleke bakışlarının düştüğü her nesneyi bir bütün olarak görmesine imkan verir. Onun bir eşyanın parçalarını birbirisine eklemesine gerek yoktur. Şiiri bütün olarak ortaya koyar ve organik bir batanlak sağlar. Böylece şiir bir trans halinin ürünü olur. Zihinle bir şeyi ekleyerek ortaya konan şiirler bu canlılıktan yoksun kalır. İkinci üçüncü derecede şairler bu yolda çalışarak şiiri ortaya koyarlarsa da onların şiiri kitabi olur. Edebiyatımız bu tür şairlerle doludur.
Yaşantının çekirdeğini oluşturduğu o itici güçten mahrum olduğu için canlı ve yaşama şansı olan bir şiiri ortaya koyamazlar. Şeyh Galib’in şairleri anlatan “Beni Muhabbet kabilesinin fertlerinin hepsi şairdir. / Anlar ki kelama can verirler” Bunu da ancak sözlüklerle özel bir sempati içinde bulunduğu için yapabilir. Bu da doğuştandır. Onun için gerçek büyük şairlere Almanlar dil ustası derler. Almanlar şairlere “söyleyecek sözü olan” kimse derler. Tabiat onu şiir yazmak, şiir söylemeye yatkın kılmıştır.


YAHYA KEMAL DÜNYA ÇAPINDA BİR ŞAİRDİR
YARDIM: Yeni Türk şiirinde takdir ettiğiniz, beğenerek okuduğunuz şairler kimlerdir?

UMRAN: Gerçekten Avrupai şiir Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin’in gerçekleştirmeye çalıştığı ve estetik iskeletini örebildiği şiirlerinden doğmuştur. Ama onlardan sonra gelen Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “dünya çapında bir şair.” Tanpınar Yahya Kemal’i de aynı derecede büyük şair sayar ki bu doğrudur. Tanpınar’ın zengin bir şiir dünyası vardır diyemeyiz. Ancak Hececilerin üzerinde 4-5 tane şiir yazmıştır. Necip Fazıl “Faruk Nafiz bana göre bir pırasadır.” diyor. Ben öyle düşünmüyorum. Onun Han Duvarları’nın dışında halk şiiri tarzında 10-15 tane güzel şiiri vardır.

YARDIM: Cumhuriyet dönemi Türk şiirini genel olarak tasnif ederseniz şayet, neler söylemek istersiniz?

UMRAN: Necip Fazıl bana göre de bir zirvedir. Onun dışında Cumhuriyet döneminde üstünde durulacak şair pek yok. Ancak ismi pek duyulmamış, tanınmamış Mazlum Kenan Köstekçioğlu gibi gerçekten önemli şairler yaşamıştır. Şiirde metafiziğe giremeyenler büyük şiir yazamamışlardır. Sezai Karakoç da bana göre “Sesler” kitabındaki “Anıtlar” şiirleriyle son 50 yılın en iyi şairidir. Onun yüksek şiir yeteneğiyle İslâmi duyarlılığı okuyucuya duyurabilen yeni bir estetik kurduğu inkâr edilemez. Sezai Karakoç da çok güçlü bir şairdir. Cemal Süreyanın ruh tarafı ve şiiriyeti Sezai Karakoç’a göre eksiktir. Fazıl Hüsnü Dağlarca da yarına kalacağına inandığım şairler arasındadır.

YARDIM: Bu antolojide özellikle neyi vurgulamak istediniz?

UMRAN: Gözden kaçmış büyük değerlerimizi ortaya çıkarmaya çalıştık. Bunlardan biri 26 yaşında 1936’da veremden ölen Mazlum Kenan Köstekçi idi. Ondan çok şiir aldık. Ben kendimden daha fazla ondan şiir aldım. 10 tane şiir aldık. Toplam 28 şiiri var. Her biri bir anıt. O kitabı 1942’de babası Süleyman Köstekçi tarafından bastırdı. İbrahim Alaatten Gövsa önsözü yazdı. İhsan Işık da 10 ciltlik ansiklopedide ona geniş yer verdi ve “Şamdan” şiirini ansiklopediye aldı.

YARDIM: Önemli şairlerin zirve şiirleri hakkında bir değerlendirme yapıyorsunuz. Size göre bir şair kaç şiiriyle yarına kalabiliyor?

UMRAN: Bir şair üç dört şiir yazmakla ayağa kalkmıyor. Zirve şiirlerle ayakta kalamıyor. Bir zaman kalıyor, ama sonra unutuluyor. Bir şairin zaman içerisinde değerini sürdürebilmesi ve gelecek nesillere ve şair adaylarına nüfuz edebilmesi için en azından 30-40 kırk zirve şiiri olmalıdır. Çünkü şiirde orta çap değersizdir. En üst olmak zorundadır şair. Bizim edebiyatımızda üzerinde önemle üzerinde durmak gerektiğine inandığım bir şair vardır. Celal Sılay. Onun özellikle Merhamet Şiirleri adlı kitabındaki 35 şiir içinde 10-15 tane anıt şiiri vardır. Benim görüşüme göre Celâl Sılay, Âsaf Halet Çelebi’den de üstün bir şairdir. Daha nitelikli bir şairdir. Çünkü Âsaf Halet Çelebi şiirinde yeni bir dünya kurmuştur ama, Celal Sılay’ın ruhunun o iç derinliğini şiirlerine katamamıştır. Şair çelişkilerle vardır. Çelişkiler şairin zenginliğini sağlar. Şiirindeki çelişkiler, şiirde kozmik bir dünyayı açar. Şiirdeki metafizik derinlik dediğimiz şey de şairin beş duyu alanından çıkarak şiirin bulunduğu ruhun derin uçurumlara girebilmesidir. Bir şair şiirinde mizacının dikte ettiği mânayı koyar. Ama yaratı eserde onu aşan bir yan bulunur. Ki işte bu şiirdeki metafizik derinliği gösterir.

YARDIM: Peki Ahmet Muhip Dıranas’ın şiiri kayda değer değil mi?

UMRAN: Ahmet muhip Dıranas Olvido, Yağmur, Kargalar ve Kar isimli şiirleriyle anılabilir. Bunların dışında büyük şiiri yok. Bence vakit bulamamıştır. İlgisini başka alanlara kaydırmıştır. Zaten şair, ilgisini başka alanlara kaydırırsa şiirine ihanet etmiş olur.

YARDIM: Kendisine benzetildiğiniz Ahmet Haşim için ne düşünüyorsunuz Sedat Bey, onun şiiri kadar nesri de önemli değil mi?

UMRAN: Ahmet Haşim’in yazıları birer oyun ve zekâ ürünü. Şiirindeki kadar derinlik yok. Ahmet Haşim şairdir. O düzyazıları başkaları da yazardı.

YARDIM: Ya üstat Yahya Kemal Beyatlı?

UMRAN: Yahya Kemal de şiirde zirvedir. Şairlik tarafı onun abide eserler ortaya koymasına vesile olmuştur. Dili işlemekteki, arıtmaktaki gücü gözardı edilemez.

YARDIM: Meselâ Ziya Gökalp bir şair mi, bir düşünür mü sizce?

UMRAN: Ziya Gökalp şair değil. Yol açıcıdır, ama şair değildir. Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi şairler önemlidir.. Ahmet Haşim, Fazıl Hüsnü Dağlarca da iyi şairlerdir.

YARDIM: Genç şairlere vereceğiniz bir mesaj olmalı…

UMRAN: Genç şairler hemen üne ulaşmak istemektedirler. Bence ne kadar geç ulaşırlarsa daha iyi olur. Eserlerini daha da iyi bir şekilde işlemiş olurlar. Geçmişi bilmeden, o kültürü temessül etmeden şiir yazılmaz. Şiir, kelimelerden örülen bir binadır. Dolayısıyla genç şairlerimiz eski kültürü bilmek zorunda.

YARDIM: İstiklâl Marşı ve Çanakkale şairimiz Mehmet Âkif Ersoy hakkındaki düşüncelerinizi de merak ediyorum Sedat Bey.

UMRAN: Mehmet Âkif’i inkâr etmem. “Çanakkale Şehitleri’ne” büyük bir abide şiirdir. Nurullah Ataç Âkif’i eleştirmiştir. Ama haksız yere eleştirmiştir. Çünkü elimizde Âkif’in şiirleri var. Öyle büyük şiirleri ancak Mehmet Âkif yazabilir.

YARDIM: Geriye doğru gidecek olursak Divan ve Halk şairlerini de bir ziyaret edip ansak…

UMRAN: Divan şairlerinden Bâkî, Nedim, Fuzûlî, Nef’î, Hamid-i Âmidî dünya çapında şairler. Halk edebiyatından Karacaoğlan, Âşık Ömer o kadar taze bir dil kullanmışlar ki…


YUNUS ŞİİR BAYRAĞINI DALGALANDIRIYOR
YARDIM: Ya Derviş Yunus’un yüreklere işleyen, insanı kanatlandırıp semalara uçuran şiirlerine ne diyeceksiniz?

UMRAN: Yunus Emre 700 yıldan beri eskimeyen şiir bayrağını dalgalandıran bir şahsiyettir. Yahya Kemal, “Bizim aradığımız dili buldu.” diyor.

YARDIM: Servet-i Fünûn şairlerinin de kulaklarını çınlatalım mı biraz?

UMRAN: Cenap Şahabettin ve Tevfik Fikret da önemli şairler…

YARDIM: Divan şiiri hakkında çağdaş şairlerin zaman zaman farklı yorumları yapılıyor. Siz Divan şiirinin derinliği hakkında neler söylemek istersiniz?

UMRAN: Her edebiyat ve edebiyat adamı çağına sımsıkı bağlı olmak mecburiyetindedir. Şair dönemine karşı çıksa da bu karşı çıkmada yine de gözardı edemeyeceği çağının bazı özelliklerini gizli de olsa eserinde taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun edebiyattaki simgesi olan Divan şiirinin etkilerini İran ve Arap’tan almıştır. Bu edebiyat mazmun avcılığına dayanarak, tam anlamıyla soyut bir şiir ortaya koymuşsa da, Koca Ragıp Paşa, Ruhî Bağdadî gibi büyük şairler eserlerinde toplumu eleştiren bir tavra da iltifat etmişlerdir. Şiirin hayata girmesi daha doğrusu hayatın şiire girmesi ancak Abdülhak Hâmid Tarhan’ın “Sahra” eseriyle mümkün olmuştur.
Biz Batıya baktığımızda daha Goethe’den beri tabiatı dolu dolu terennüm eden şiirlerin ön plâna çıktığına tanık oluyoruz. Goethe’nin 1749-1882 yılları arasında yaşadığına bakarsak, onun klâsik bir şiiri (onun ifadesiyle sağlıklı bir şiiri) savunmasına rağmen Fischer (Balıkçı), Mailied (Mayıs Şarkısı) gibi bir çok şiirlerinde denizi terennüm ettiğini görüyoruz, oysa bu zaman dilimine tekabül eden dönemde Osmanlı Divan şiirinde canlı tabiat daha mevcut değildi.
Bizde Yahya Kemal Beyatlı, ‘Açık Deniz’, ‘Deniz Türküsü’, ‘Deniz’ adlı şiirleriyle eşsiz deniz şiirleri yazdı, bu arada Oktay Rifat’ın 51 dizelik Gemi şiiri de, bir başyapıttır. Nâzım Hikmet Ran ve Necip Fazıl Kısakürek de çok güzel tabiat ve deniz şiirleri yazdılar. Bunlar da iç dünyadan çıkarak tabiata bir açılma gözlenmektedir. Bu arada kendimden de söz etmek durumunda kalacağım. Tâk-ı Zafer, Çocuk ve Deniz, Denizin Avuntusu, Dalgakıran, Deniz Saati, Kayıklar, Denizin Böldüğü, Dalgalar gibi şiirlerin tabiat şiirimize bir katkı sağladıkları söylenebilir.

YARDIM: Divan şiiri, daha sonraki dönemlerde daha çok hangi şairlerde yankısını buldu?

UMRAN: Divan şiiri Edip Ayel gibi oldukça zayıf yetenekli bir şairde bir de şair dehâsı sağ ve sol cephelerde itirazsız kabûl edilen Yahya Kemal Beyatlı’da yankısını buldu. Bir Neoklâsizmin mümkün olup olmadığı noktası tartışması bundan elli altmış yıl önce sürüp gitmişti, o zamanlar iyi bir eleştirmen sayılan Vâlâ Nurettin bir Neoklâsizmin mümkün olmadığını savunmuştu. Bize göre şair, mizacının ona dikte ettiği anlamı en uygun düşecek olan ifadeyi kendi ulusunun ruhuna uygun olmayan bir şiir tarzında da bulabilir. Buna örnek olarak büyük Alman şairi August von Platen’i zikredebiliriz. 1796-1835 yılları arasında yaşamış olan bu şairin 225 sonesi ve bir sürü gazeli var. O bu gazelleriyle Goethe’nin hayranlığını kazanmış ve bir kelime virtüozu (kelime sanatçısı) kabul edildiği ve şiirlerini zengin bir içerikle dolduramadığı halde gazellerinde şairliğinin en kesin delilini zengin bir içerikle ortaya koymuştur. Buna göre Divan Edebiyatı taklit edilmekle bir yere varılmaz. Şair ancak o edebiyattan mizacına uyan yanı duygularına işliyebilirse başarıyla bir Neoklâsizmi gerçekleştirebilir. Bizde gazel tarzını dıştan taklit edenler bu eserlerinde kalıcı bir değer ortaya koyamadılar. Turgut Uyar gibi şairlerin Divan edebiyatının rûhunu temessül etmesi edebiyat kültürünün zayıflığı dolayısiyle mümkün olmamıştır, ama Yahya Kemal Beyatlı gazelleriyle Divan şiirinin bir devamı olduğu söylenebilir. Nedim’deki incelikler ve keşif, Yahya Kemal’de o derece güçlü değilse de mısra mimarisi, işleniş ve içerik bakımından yeni şeyler söyleyebilmiştir. Buna göre Divan şiirinden çağımız şiirine bir şeyler yansıyabilir. Güçlü bir şair kültürü de müsait ise Divan şiirine derinliğine nüfuz ederek kendi şiirlerinden taklid olmayan sadece duygularının kendine mal ettiği yeni güzellikleri sergileyebilir. Bunun en önemli örneği Muhiddin Raif Yengin’in Divan’ı, yani gazelleri ve rübâileridir.

www.sanatalemi.net



 Okunma Sayısı : 1934         02 Nisan 2008