Mehmet Nuri PARMAKSIZ
Şair - Yazar - İLESAM Genel Başkanı
ANA SAYFA
HAKKIMDA
ÖZGEÇMİŞ
BIOGRAPHY
ESERLERİ
KİTAPLAR
Dinle Kuşların Sesini
Türk Birliğinin Mümkün Yolları
Karanlıkta Bir Işık (A Light in the Darkness)
Şiir-Kültür ve Edebiyata Dâir Denemeler
Süveyda'ya Mektuplar
Kelebek Ömrü
Mahşerin Esrarı
Mahşerin Galibi
Sükûtun Kalbinde
Aşkın Kıyametinde...
Hasretin Narında...
Bencileyin Sözler
Bencileyin Sözler II
Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği
Mahşere Dek
Hasretin Gizi
Hasret, Aşk ve Sükût
Güzide Taranoğlu'nun Yayımlanmamış Mektupları
Gülpınar Dergisi (İnceleme-İndeks)
Eşqde Mecnun Ağlı
Türkiye'de ve Dünyada Telif Hakları
Mogan Şiir Akşamları 2008
Mogan Şiir Akşamları
Anne Konulu Şiirlerden Şeçmeler
ETKİNLİKLER
E-KARTLAR
MEDYA
RESİM GALERİSİ
VİDEO GALERİSİ
İLETİŞİM
Alpgüvenç: Beni ilk teşvik eden Zahir Güvemli oldu
/
BİRİKİM AĞACI
Alpgüvenç: Beni ilk teşvik eden Zahir Güvemli oldu
Mehmet Nuri YARDIM
Gazeteci yazar Can Alpgüvenç, Babıâli’nin kenarda kalmayı tercih eden emektârlarındandır. “Selâmet der-kenarest” fehvasınca ortalarda pek görünmeyen, dâvet edilmediği yere gitmeyen, nutuk atmayı sevmeyen, daha çok dinlemeyi tercih eden, sohbet ve muhabbet ehli bir kalem erbabıdır. Bu yüzden bir çok okuyucumuza bu isim ilk anda âşina gelmeyebilir. Ama onu yakından tanıyanlar, onunla hemhâl olanlar irfan denizinden nasipli “Can ağabey”lerini çok severler. Yazarımızın son aylarda sitemizin tarih bölümünde yayımlanan derin ve sahici tahlillerle dolu muhtevalı makaleleri ise, onun meselelere geniş vukufunu ve engin bakışını göstermektedir.
Can Bey, emekli gazetecidir. Ama ömrünü Gazeteciler Cemiyeti’nde patronların veya gazeteci meslektaşlarının dedikodularını yaparak tüketen bir basın mensubu değildir. Onu evinde değilse mutlaka kütüphanede bulursunuz. Kütüphane yani İstanbul’un en zengin kitap arşivine sahip olan İSAM’da… Orada Mehmed Niyazi ile dostluğu vardır. Beri yanda Vehbi Vakkasoğlu ile ezelî bir muhabbeti de… İskender Pala ile edebiyat üzerine konuşur, öbür tarafta Yavuz Bahadıroğlu ile Osmanlı tarihinden bahseder. Recep Arslan’ın kadîm dostu, Atilla Şahiner’in ağabeyi, Muammer Erkul’un sevgili eski patronudur.
Can Bey Babıâli’de gözümü açtığımda tanıştığım ilk müdürümdür. O zamanlar, Kâzım İsmail Gürkan Caddesi üzerinde bulunan şimdiki Damla Yayınları’nın bitişiğindeki Yeni Asya gazetesinin idare müdürüydü. Konuştuk ve idari hizmetlerde işe başladım. Sonra Araştırma Merkezi ve nihayet yayınevi… İki üç yıllık bir mesai beraberliğimiz oldu. Tarih 1978-1980. Sonra fakülte yılları ve başka bir iş… O yıllardan hatırladığım Can Bey bugün olduğu gibi yine sohbet ehli, güler yüzlü, mütevazı bir İstanbul beyefendisiydi. Bugün de öyle. Zaman onu az çok her insan gibi daha da olgunlaştırdı ve tahammüllü hâle getirdi. Eskiden belirli bir inanç bağı olan çevre ile sınırlardı kendisini. Bugün temel değerlerde buluştuğu, birleştiği ve aynı hedefe yürüdüğü insanlarla kutlu yolculuğuna devam ediyor.
Çalışıyor, okuyor, yazıyor ve üretiyor…
Can Bey’le yollarımız daha sonra da çeşitli yerlerde kesişti. 1984 yılında Tercüman’da Ergun Göze Beyin yanında çalışıyordum. Can Bey, bir grup gazeteci yazarla birlikte Cağaloğlu’nda Doğuş adlı haftalık bir gazete çıkaracaktı. Davet, Vehbi Vakkasoğlu ağabeyim aracılığıyla bana da ulaştı. Bu güzel dâvete icabet ettim. Ve bir avuç idealist insan olarak, Doğuş’ta Türkiye’nin siyaset, ekonomi, sanat ve kültür dünyasının nabzını tutmaya çalıştık. Kimler mi vardı o kadroda, söyleyeyim. Şimdi hatırladığım kadarıyla başta tabii Can Alpgüvenç, Babıâli’nin aksakalı "fıkra muharriri" merhum Vecdi Bürün, Vehip Sinan, Gürbüz Azak, Vehbi Vakkasoğlu, Recep Arslan, Atilla Şahiner, Nurettin Taşkesen, Mehmet Nuri Yardım…
Bir yıl sonra Doğuş’tan ayrılıp başka bir gazeteye geçtim.
Can Bey’le yollarımız bu sefer bir yayınevinde buluştu. Can Bey’in de benim de kitaplarımız Nesil Yayınları’nda çıkıyor şimdi.
Can Alpgüvenç önce idareci, sonra gazeteci idi. Bilahare araştırmacı yazar, şimdi de romancı oldu. Onunla dünden bugüne yazı mâcerası, Babıâli hayatı, eserleri ve idealleri üzerine konuştuk. Umarım okuyucuların hoşuna gidecek bir mülâkat çıkmıştır ortaya. Beğenmeyecek okuyuculara da gönül dolusu selâm ve muhabbet… İnşallah, bu sitemizde yeni genç röportaj yazarı arkadaşlarımız yetişir de artık yıllanmış bir basın mütekaidinin sorularından kurtulursunuz. Bazen kahırdan lütuf doğarmış. Bu konuşmanın güzellikleri Can Bey’e, kusurları bana ait. Aziz okuyucular böyle bilsin…
YARDIM: Can Bey, sizin yazarlığınızı, edebiyatçılığınızı yeni yeni keşfettik. Edebiyat dünyasıyla ilk temasınız nasıl ve ne zaman oldu, anlatır mısınız?
ALPGÜVENÇ: Edebiyat dünyasıyla ilk ciddi temasım, 1961 yılında Vefa Lisesi’nde öğrenciyken tanıdığım, edebiyat hocamız Zahir Güvemli vasıtasıyla oldu. Sınıfımızı kümelere ayırarak piyes ödevleri verirdi. Bir defasında grubumuza Moliere’in Cimri’si düşmüştü, sonra da Sofokles’in Antigon’u. Oyunlardaki karakterleri sınıftaki farklı arkadaşlar seslendirmiştik. Ciddi eserler okumaya ilk teşviki Güvemli hocamdan aldığımı hatırlıyorum.
YARDIM: Peki okul ders kitapları dışında ilk okuduğunuz kitap, yazar ve şairler kimlerdi? Bunlardan sizi etkileyen ve daha sonra diğer eserlerini okuduğunuz edebiyatçıların isimlerini söyler misiniz?
ALPGÜVENÇ: İlk okuduğum kitap, Kemalettin Tuğcu’nun “Köprüaltı Çocukları”dır, o zamanlar ortaokula gidiyordum. Michel Zevako’nun “Parlayanlar”ını, Servet Bedi’nin Arsen Lüpen’ini ve Cingöz Recai’lerini büyük bir ilgiyle okurdum. 15-16 yaşlarında bir lise öğrencisi iken, Peyami Safa’nın “9. Hariciye Koğuşu”nu okudum, kendimi o hasta çocuğun yerine koyarak ağlamıştım. Sonraki yıllarda tiryakisi olduğum bir romancı oldu rahmetli. Bütün romanlarını birbiri ardına okumaya başladım, nefis bir Türkçesi vardı. Romanlarında, kişilerin davranışlarını en ince ayrıntısına kadar analiz ediyor, ruh dünyalarının adeta röntgenini çekiyordu. Peyami Safa, beni hayat boyu etkileyen iki romancıdan biri olmuştur. Ne yazık ki, romanıyla tanıştığım yılın Haziran’ında (1961) vefat etti. Böylece ülkemizin yetiştirdiği bu ender fikir ve düşünce adamıyla maalesef tanışamadım. İçimde onunla tanışamamanın üzüntüsünü her zaman hissetmişimdir.
Çok etkilendiğim ikinci yazı ustası ise bir yabancıdır: Dostoyevski. Fakülte öğrenciliğim sırasında romanlarının çoğunu okumuştum. Gözlemlerinin keskinliği, ayrıntılara verdiği önem, karmakarışık hayatlardan çıkardığı sağlam karakterler, roman kurgulamadaki ustalığı, sosyal ve ruhi analizleri beni kendisine hayran bırakmıştır.
Türk ve dünya edebiyatında beğendiğim ve istifade ettiğim yazarlar elbette bunlardan ibaret değildir. Meselâ Ahmet Rasim; “Şehir Mektupları”, “Eşkal-i Zaman” ve “Muharrir Bu Ya”daki yazılarında, okuyucuları âdeta zaman tünelinden geçirir. Yaşadığı çağın İstanbul’unun ev ve sokaklarında gezdirir; kah ağlatır, kah güldürür. Tanpınar’ın “Beş Şehir” ve “Yaşadığım Gibi” deki makaleleri nasıl unutulur?
Tolstoy, Çehov, Balzac, Emil Zola’yı da beğenirim.
“17 yaşında herkes şairdir” derler. O yıllarda benim de birkaç şiir çalışmam oldu, fakat arkasını getiremedim. Doğruyu söylemek gerekirse, şiire fazla ilgi duyduğum söylenemez; ancak İstanbul çocuğu olmam, bu şehri çok sevmem ve belki de Rumeli kökenli olmam sebebiyle Yahya Kemal’in şiirlerini büyük bir zevkle okumuş, onu hep yukarılarda tutmuşumdur.
YARDIM: Yazdığınız ilk edebiyat metnini (şiir, hikâye, deneme, günlük, roman vs...) hatırlıyor musunuz. Yazı yazarken yakınlarınızın (anne, baba, kardeş, öğretmen vb.) tavırları ne oldu. İlgisiz mi kaldılar, yoksa sizi teşvik mi ettiler. Bir dergi veya gazetede yayınlanan ilk edebiyat çalışmanızın adı ve konusu neydi? Şiirse ilk mısraları, yazıysa ilk satırları nasıl başlıyordu? Çevrenizde nasıl karşılandı?
ALPGÜVENÇ: Yazdığım ilk yazı, “Vakit Nakittir” isimli bir hikâye idi. 1968 yılında ‘İttihad’ isimli haftalık bir gazetede yayımlandı. Hayatın ve ömrün değeri üzerine kaleme alınmış bir hikâyeydi. Durakta otobüs beklerken tanışan iki üniversiteli gencin arasındaki kısa sohbette, vaktin kıymeti özetleniyordu. Yazı İşleri Müdürümüz rahmetli Mustafa N. Polat hikâyemi çok beğenmiş, devam etmemi istemişti. Fakat iş hayatımın yoğunluğu yazıya imkân vermedi.
Okuma ve yazma konusunda rahmetli annemden hep teşvik gördüm, ilkokul mezunu bir ev hanımı olmasına rağmen, beni sürekli okumaya teşvik eder, okuduklarımı dikkatle dinler, sen de ‘böyle güzel yazılar yaz’ derdi.
Lise Fen kolu öğrencisi olmama rağmen, sosyal derslerim çok iyiydi; edebiyat, sosyoloji ve tarih notlarım hep yüksek olmuştur. Tarih öğretmenimiz Meliha Hocanım, hep tarih okumamı isterdi; fakat rahmetli babam, “Evlâdım orada para kazanamaz, aç kalırsın” diyerek bana engel olmuştu. Ayrıca Ankara’da Mülkiye okumaya da çok hevesim vardı, fakat aile bütçemiz, oralarda okumamı imkânsız kılıyordu, ne çare kaderde iktisatçı olmak varmış!
YARDIM: İlk aldığınız te'lif ücretini hatırlıyor musunuz? Bu para ne zaman ve kimin tarafından verildi, hangi çalışmanızın karşılığıydı?
ALPGÜVENÇ: Bizim basında yazılar hep amatörce yazılır, telif ücreti ödenmez, yayıncıların böyle kötü (!) bir alışkanlıkları yoktur. Profesyonel kaleme sahip pek çok dostum, -hâlâ bile- telifsiz yazdıklarını söylemekteler. Basımızda, yayın kuruluşlarına yazı yazmak hizmettir, telif istemek ayıptır! Nedense bu ayıplanma, yayın kuruluşuna değil de hep yazara düşer! Yalnız son yıllarda bu iş biraz ciddiye alınır gibi oldu. Bu anlayışı, basın kuruluşlarımızın mâli imkânlarının yetersizliğine bağlamak da mümkün; ama yayıncıların, ‘Az veren candan, çok veren maldan’ deyip, fikir emeğinin hakkını ihmal etmemeleri gerektiğini düşünüyorum.
YARDIM: İlk kitabınız ne zaman yayınlandı, konusu ne idi? Edebiyat çevrelerinde nasıl karşılandı? Bu konuda anlatmak istedikleriniz var mı?
ALPGÜVENÇ: İlk kitabım 2001’de yayınlandı, “Bostan ve Gülistan’dan Seçme Hikâyeler” isimli bir derlemeydi. Rahmetli Çocuk Mahkemeleri Başsavcısı Mehmet Erdebir Ağabeyin teşvikiyle, ünlü hikâyeci Sadi’nin eserlerini tarayıp, bugünün toplumuyla bire bir örtüşen hikâyeleri seçip sadeleştirdim. O zaman piyasada 7-8 kadar Sadi derlemesi vardı. MEB bu eseri, 100 temel eserin içine alınca, birbirinin kopyası onlarca çalışma ortaya çıktı; şimdi hemen her yayınevinin bir “Bostan ve Gülistan”ı var! Her kalınlık ve boyda bir yığın eser doğdu ve sanırım “Bostan ve Gülistan” kopyaları 100’ü geçti.
Maalesef çoğu da orijinalinden çok uzak ve çok kötü bir Türkçe ile yazılmış.
YARDIM: “Hazret-i Davut” ve “Asa’nın Gücü”nde iki büyük peygamberi anlattınız. Peygamberleri özellikle mi ele aldınız, onlardan alınacak dersler, ibretler ve günümüze onlardan taşınacak mesajlar olduğu için mi?
ALPGÜVENÇ: Her ikisi de benzer amaçlarla kaleme alındı. Yahudiler, Hz. Davud’a (as), tahrif edilmiş Tevrat’ta iftira eder, ona pek çok çirkin davranışı yakıştırırlar. Sanırım, kendilerine geniş bir ahlaksızlık alanı açmak için, bu büyük peygamberi, kendi düşüncelerine alet ederler. Maalesef, din düşmanı bir takım çevreler de, bu çirkin iftiraları yıllarca milletimizin arasında yaymaya çalıştılar. Bu kirli düşüncelere roman diliyle cevap vermek istedim.
Cenab-ı Allah tarafından, kendisine ‘Zebur’ indirilen bu yüce peygamberden alınacak pek çok ibret dersi bulunduğunu anlatmak isteyişim de, Hz. Davud’u yazmamın ikinci sebebidir.
Asâ’nın Gücü’nde ise, Hz. Musa’(as)nın hayatının sadece, Kızıldeniz’e kadar olan bölümünü anlatmaya çalıştım. Kur’an’a -ve Ahd-i Atik’e- göre; Hz. Musa, bir Mısır firavunuyla aynı dönemde Eski Mısır’da yaşamış, onun sarayında büyümüş, sonunda ona karşı çıkarak, İsrailoğulları’nı Kızıldeniz’den geçirmiş, Arz-ı Mev’ud’a yöneltmiştir. Eskiçağ tarihinde Eski Mısır incelenirken, Hz. Musa’ya yer verilmez. Yani Hz. Musa hem yaşamış, hem de yaşamamıştır. Romanımda bu ikiliği ortadan kaldırmayı amaçlayarak, Hz. Musa’yı tarihte yaşadığı yere koymaya çalıştım. Eski Mısır’ın siyasî, sosyal ve ekonomik gücünü anlattım, Hz. Musa ile II. Ramses arasındaki geçen olayları konu edindim, Kadeş savaşına temas ettim. Romanı çok farklı zenginliklerle süsledim.
Cenab-ı Allah yüce Kur’an’ında, bir ulü’lazm peygamber olan Hz. Musa’nın kıssası vasıtasıyla, şu ana kadar gelmiş ve kıyamete kadar gelecek bütün toplumlara pek çok mesaj vermiştir. Bunların bir kısmı romanımda da yer alıyor. İnançsız bir hükümdara (veya insana), iman telkininin ne şekil ve surette yapılması gerektiği gibi…
YARDIM: Bostan ve Gülistan gibi şark klâsiklerine son yıllarda büyük ilgi var. Size göre şark klâsiklerine toplum olarak ne derece ihtiyacımız var? Yüzyıllar öncesinden kaleme alınmış o eserlerin günümüz insanına verebilecekleri nelerdir?
ALPGÜVENÇ: Şark klâsiklerinin, kendi insanımız tarafından, -gazete okur gibi değil,- tekrar tekrar okunması fevkalade önemlidir; ancak güzel bir Türkçe ve iyi bir anlatımla yazılmış olması şartıyla. Bu kıymetli eserler, ucuz olsun da nasıl olursa olsun, denilerek; eğip bükülüyor, kısaltma ya da özetleme adı altında, acemice ifadelerle anlaşılmaz hale sokuluyor, bozulup tahrip ve tahrif ediliyor. Kitapçı vitrinleri baştan savma yazılmış bir sürü klâsik eserle dolu. Fakat her şeye rağmen, -bu haliyle bile- bu eserler tamamiyle faydasız değildir. Dinî motifler ve ahlâkî öğütlerle dolu olan klâsiklerin hemen hepsinde, insanın zaafları doğru tespit edilerek, ona uygun yorumlar yapılmış, insana çok yerinde tavsiyelerde bulunulmuştur.
Özellikle çocuklarımızın Bostan ve Gülistan, Kelile ve Dimne, Baharistan, Tutiname ve Dede Korkut vb. eserleri okumaları, onların temiz ahlâklı, vatansever ve millî hislerle yüklü yetişmeleri açısından son derece önemlidir.
YARDIM: Sizin daha çok tarihle alakalı makalelerinizi çeşitli dergilerde ve sitemizde okuyoruz. Tarih konusunda yoğunlaşmanızın özel bir sebebi mi var, gençlik yıllarınızdan beri tarihle aranız nasıl?
ALPGÜVENÇ: Çok klâsik bir deyişle, tarih bir milletin hâfızasıdır. Kıymet hükümlerimiz, nasıl bir kültür ve medeniyete sahip olduğumuz, tarihe bakarak öğrenilir. Ne yazık ki, sayfaları arasında nice ibretler saklayan şanlı geçmişimiz, toplumumuza doğru aktarılmamıştır. Özellikle gençliğimiz noksan ve yanlış bilgilendirilerek, kendi mazisine yabancılaşmış, ondan utanır, onu küçümser, hatta ona düşman hâle gelmiştir. Asırlarca dünyaya hükmeden Osmanlı Devleti, sadece askerî ve idarî değil; kültür, sanat ve medeniyet alanında da nice erişilmez dahiler yetiştirmiştir. Koca Sinan gibi mimarî dehalar, Sultan 3. Selim ve Dede Efendi gibi mûsikî ustaları, Pîrî Reis ve Kâtip Çelebi gibi coğrafyacılar, Ebussuud Efendi ve Ahmet Cevdet Paşa gibi hukukçular, Şeyh Hamdullah gibi hattatlar, Bâki Efendi ve Nedim gibi şairler hep bu milletin bağrından fışkırmıştır.
Şanlı tarihimiz, gençliğimize örnek olacak nice ibretli hâtıra ile doludur. Bu ay, Nesil Yayınları arasından çıkacak olan “Osmanlı Böyleydi” isimli çalışmamız da, gençliğimize bu ibretlerden örnekler sergilemek üzere yazıldı.
Gerek dergilerde, gerekse sitenizdeki mütevazı emeklerimiz; karınca misali, iyi niyetli bir gayret olarak görülmelidir.
YARDIM: Muhtelif dergi ve gazetelerde yöneticilik yaptınız. Bâbıâli’nin bugünkü hâlini nasıl görüyorsunuz? Gazetecilik açısından basınımızın durumu size göre nasıldır? Meslek olarak, seviye olarak ve teknik gelişmeler açısından hangi durumdadır, anlatır mısınız?
ALPGÜVENÇ: Bizim gazetecilik yaptığımız 70’li yıllarla bugünü, teknik açıdan karşılaştırmak, kağnı ile traktörü mukayese etmek gibi, hatta daha öte bir şey. Yazıların daktilo makinesi veya elle yazıldığı dönemden, bilgisayarla yazıldığı döneme geçildi. Şimdi bilgisayar teknolojisi ve internet imkânlarıyla araştırma yapma, bilgiye yönelme, onları derleme ve sevk etme, geçmişle mukayese edilmeyecek kadar sıradan ve kolay. TRT’den, özel TV’ler dönemine geçildi, medya genişledi. Cep telefonları, dijital fotoğraf makineleri, internet devri başladı.
Özellikle muhafazakâr ve milliyetçi yayınların gerek sayıları, gerekse teknik kaliteleri çok arttı. İletişim fakülteleri kuruldu, medya mensubu ve gazeteci yetiştiren okullar çoğaldı.
Pek çok alanda Avrupa, hatta ABD ile yarışır bir duruma geldik.
YARDIM: Bâbıâli’de uzun yıllar bulunmuş, çalışmış biri olarak mutlaka meşhurlarla alakalı güzel hâtıralarınız olmalı. Kimleri tanıdınız, kimlerle dost oldunuz, onlardan bir veya ikisinden bir iki hâtıra nakleder misiniz?
ALPGÜVENÇ: Tanıdığım pek çok güzel insan oldu, tabiî bunların bir kısmı şimdi rahmetli oldular. Said Şamil, Münevver Ayaşlı, Tahsin Banguoğlu, Vecdi Bürün, Fethullah Gülen Hoca, Mehmet Şevket Eygi, Gürbüz Azak, Vehip Sinan, Mehmed Niyazi, Yavuz Bahadıroğlu, Hekimoğlu İsmail, Ahmet Şahin, Vehbi Vakkasoğlu ve daha niceleri…
Size hâtıralarımdan birini nakledeyim. Roma Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden Anna Masala Hanımefendi ile iyi bir dostluğumuz vardı. Kendisi ana dili gibi Türkçe bilen, 7-8 lisanı mükemmel konuşan, Mevlânâ âşığı olağanüstü bir insandı. İstanbul’a geldiğinde hep Park Otel’de kalırdı.
Yanılmıyorsam 1977 yılıydı. Birkaç dost ile ziyaretine gittik, önce Hz. Mevlânâ’dan, sonra Bediüzzaman’dan söz açıldı. Tevhidî ve tasavvufî motiflerle dolu, öyle nefis bir konuşma yaptı ki, arkadaşlarımızdan biri kendini tutamayarak şöyle dedi: “Anna Hanım, siz şimdi açıkça ‘Lâilahe illallah’ diyorsunuz.” Anna Masala gülümsedi. Arkadaşımız devamla şunu ekledi: “Bir de ‘ Muhammeden Rasulullah’ deseniz!” Anna Masala tebessümünü sürdürerek, sözünü şöyle tamamladı: “Ah kardeşim ah, siz Türkler çok acelecisiniz!”
1978 Şubat’ında annem rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, aradan henüz birkaç hafta geçmişti. Duydum ki, Anna Hanım bir vesile ile yine İstanbul’a gelmiş ve Park Otel’e yerleşmiş. Birkaç gün sonra gazeteye gelerek, başsağlığı diledi, annemin vefatını öğrenmişti. Fakat az sonra oturduğu yerden yavaşça kalkarak kulağıma doğru eğildi ve şöyle fısıldadı: “Can Bey, rahmetli annenize Yasin-i Şerif okudum, kabul eder misiniz?”
Hem şaşırdım, hem de çok duygulandım.
Anna Masala Hanımefendi’nin bu nezaketini, o gün bu gündür asla unutamam.
YARDIM: Son eseriniz “Sessiz Adalet” romanında karmaşık ve çapraşık hayatları, üst üste düğümlenmiş olayları ve kendisini insanlığın hizmetine adayan kahramanları anlattınız. Romanda “kaderin sessiz adaleti”yle çözüme kavuşan yığınla olay var. Bu romanla “sosyal roman” alanına da girmiş oluyorsunuz. Bu romanla neyi anlatmak istediniz, topluma neyi vermek istiyorsunuz, bundan sonra bu tür romanlar yazmaya devam edecek misiniz?
ALPGÜVENÇ: “Sessiz Adalet”te topluma vermek istediğim pek çok mesaj var; fakat bunların en önemlisi, toplumun ihtiyacı olan ideal insanı karakterize etmek, bu insanı tanımlamak. Romandaki tarihçi Kâmil, böyle bir karakteri temsil ediyor. Hayatını gençliğe adayan, onlar ve toplum için maddî-manevî hiçbir fedakârlıklar çekinmeyen biri. Kendini pek çok alanda, özellikle din, felsefe, edebiyat ve tarih alanında iyi yetiştirmiş biri. Gençlerin Allah ve ahiret inancını çok önemsiyor. Milleti yeniden diriltecek, onu yeniden Osmanlı’nın parlak asırlarına döndürecek gücün manevi değerlere sımsıkı bağlanmak, olduğunun farkında. Osmanlı’yı resmî tarihin dışında anlatıyor. Ayrıca zevk-i selim sahibi. Mimarî kültür mirasımız, kendi edebiyat ve mûsikîmizle yakından ilgili. İnsanlara karşı samimi, yumuşak ve sabırlı, yüzündeki tebessüm hiç eksilmiyor. Az uyuyor, gecelere kadar çalışıyor. Evlenmesini erteleyerek, toplum için nefsinden ödün veriyor. Kendisi umurunda bile değil, onun için milletinin maddî- manevî geleceği önemli. Tam bir dâvâ adamı. Dâvâsına, “Bir kişinin imanını selamette görsem, cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım!” prensibiyle sarılmış. Bir kişinin bile cehennemin korkunç alevleri arasına terk edilmesine razı değil.
Romanda vermek istediğim ikinci mesaj şu: Batılı devletlerin ekonomileri işçiye ihtiyaç duyunca, yüz binlerce insanımız Anadolu'dan oralara gitti. Bu işçiler, döviz darboğazında sıkışan ülkemize nefes aldırdılar. Fakat çalıştıkları ülkelerin kültürünün farklılığı, nice ocakların yıkılmasına da sebep oldu. İşte bu dramatik facialarımızdan birini ele alarak, onun doğurduğu zincirleme sonuçları ortaya koymaya çalıştım.
İnsanlar zulmetseler de, kader daima adalet eder. Hataların cezaları her zaman ahirete bırakılmaz, çoğu zaman onlar dünyada da cezalandırılır; fakat insanlar bu durumun farkında olmazlar. Romanda, kaderin sessiz adaletinin işleyişine örnekler verilerek, hayatın yanlışlık kaldırmadığını, hata yapmamaya azami çaba göstermemiz gerektiği mesajı veriliyor.
Sosyal roman yazma düşüncem devam ediyor, ama hemen değil.
YARDIM: Tezgâhınızda mutlaka yazılacak makaleler, kaleme alınacak eserler ve yapılacak işler var. Mahzuru yoksa bunlardan okuyucularımızı haberdar edebilir misiniz?
ALPGÜVENÇ: Dostlarım istisnasız, kitap yazmaya geç başladığımı söylüyor. Eğer bu düşüncelerinde haklılarsa, çalışma tempomu artırarak, geçen zamanı telafi etmem gerekiyor.
Bu arada sevgili dostum İsmail Fatih Ceylan’ın Akış Yayınları’ndan iki yeni kitabım daha çıktı. Bunlar, “Bediüzzaman’dan İhtiyarlık Dersleri” ve “Bediüzzaman’dan Hastalık Dersleri” adını taşıyor. Bilgisayarımda bir üçüncüsü var: “Bediüzzaman’dan İhlâs Dersleri”. Ayrıca sevgili Muhammed Eşmeli’nin Yüzakı Dergisi’nde yayımlanan mimarî tarihimizle ilgili makalelerimi genişleterek, İstanbul’daki mimarî kültür mirasımızı özetleyen yeni bir esere imza atmak istiyorum. Sonra da sırada yeni bir tarihî roman var, biyografik bir roman. İzin verin, onun adını açıklamayayım.
YARDIM: Günümüz fikir, kültür, sanat ve edebiyat dünyasını nasıl buluyorsunuz, yazarlar arasında bir dayanışmadan söz edilebilir mi? Bu hususta tavsiyeleriniz, teklifleriniz…
ALPGÜVENÇ: Yazarlar, toplum adına da, sanat adına da olsa, sonuçta toplumu şekillendiren kişilerdir. Ülkenin, -hatta geniş açıdan bakılırsa dünya toplumlarının- şekillenmesine hizmet veren sanat ve fikir adamları, geniş toplum kesimlerinin örnek alabileceği ahlâkî vasıflara da sahip bulunmalıdır. Meselâ toplum için fedakârlık yapabilmeli, tevazu sahibi olmalıdır.
Ülkemizdeki muhafazakârlık seviyesinin giderek yükselmesi, hem yayınevi, hem de yazar sayısını olumlu etkilemiş, son yıllarda yayınevi ve yazar sayısında patlama derecesinde genişlemeler yaşanmıştır (yaşanmaktadır). Fakat yayınlanan eserlerin kalitesi, maalesef yayınevi-yazar sayısı ile ters orantılıdır. Kitap vitrinleri her ay, kapakları cicili bicili, ancak muhtevası yavan birçok yayınla dolmaktadır.
Yayın piyasası, ucuz kitap kampanyaları ve reklâmla şişirilmiş pek çok yazarı konuk etmektedir. Eskilerin deyimiyle “İlmiyle âmil olmayan” bu yazarların her biri, diğerine ayrı bir fildişi kulenin tepesinden bakmaktadır. ‘Tevazu’ sadece sözlükte bir kelimedir. Yazarlık, ticarete dönüşmüştür. Çok satmak ve çok para kazanmak, her türlü amacın önüne geçmiştir. Eğer bir kitap piyasada kabul görmüşse, bütün yayınevleri aynı olaya saldırmaktadır.
Sayın Mehmed Niyazi Beyin “Çanakkale Mahşeri”nden sonra, birbirlerinin kopyası onlarca ‘Çanakkale’ kitabının mantar gibi bitmesi, buna çok çarpıcı bir örnektir.
İlmî çalışmalar azalmıştır, araştırma ‘yok’ denecek seviyeye inmiştir. Kitap piyasasını, üstünkörü hazırlanmış, Türkçesi, imlâsı, anlatımı bozuk kitaplar sarmış, kötü mal, iyi malı kovar hale gelmiştir.
Yazarlar birbirlerini beğenmiyorlar ki bir araya gelip, sanat ve edebiyat münakaşaları yapsınlar. Bu türedi yazarlar, şehir şehir dolaşıp, -seminer adı altında- kitaplarını pazarlamanın peşinde!
Gayret, -her zaman olduğu gibi- sizler gibi ilmi, sanatı, edebiyatı ve tarihi dert edinen, güzelin peşinde olan bir avuç idealist insanın üzerine düşüyor.
Saygılarımla…
BİR EVLÂD-I FÂTİHAN
Can Alpgüvenç bir “evlâd-ı fatihan”dır. Kendi ağzından biyografisi şöyle: “1945’te İstanbul’un Karagümrük semtinde doğmuşum. Büyükbabam Arnavutluk’un Premedi şehri eşrafındandır. Trablusgarp eyaletinin Bingazi şehrinde Gümrük Müdürü iken İtalyanların Trablusgarp’ı işgali üzerine esir alınıp Napoli’ye götürülmüş, ülkeler anlaşınca, Arnavutluk’un Osmanlı’dan kopacağını sezerek, varını yoğunu satıp İstanbul’a gelmiş, Topkapı Yenibahçe’ye yerleşmiştir. Babam o zamanlar 6-7 yaşlarında bir çocuktur.
Dedem, Bulgaristan’ın Varna şehrindendir. Ailesi 93 harbinde İstanbul’a göçmek zorunda kalmış, Edirnekapısı’na yerleşmiştir. Çanakkale kara muharebeleri sırasında sağ elinin iki parmağını kaybederek gazi olmuştur. Savaş sırasında birliklerinin üzerine top mermisi isabet ettiğini anlatır, ‘Sadece ben kurtulmuşum’ derdi.
Sırasıyla Muallim Naci İlkokulu’nu, Karagümrük Ortaokulu’nu, İstanbul Vefa Erkek Lisesi’ni bitirdim. Tarih öğrenimi yapmayı çok arzu etmeme rağmen, yakın çevremin etkisiyle ekonomi tahsiline yöneldim, birinci tercihim İktisad Fakültesi’ydi.
Babam işçiydi, fakir bir aile çocuğuydum. Ailemin malî yetersizliğini bilmeme rağmen, üniversite tercihimde ikinci sıraya ‘Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni yazmıştım. 1964’te İ.Ü. İktisad Fakültesini kazandım. Hem okuyor, hem de muhasebe bürolarında yardımcılık yapıyordum. Çalışarak okumak zorunda kalışıma, kanlı üniversite olayları da eklenince fakülteyi bitirmem hayli gecikti. Bu arada iki defa fakülteyi bırakıp tarih okumaya karar verdim, fakat büyüklerim tarafından engellendim.
1970’de Yeni Asya gazetesine muhasebeci olarak girdim. Birkaç yıl sonra da ‘İdare Müdürü’ görevine getirildim. Bir yıl kadar ‘Yazı İşleri Müdürü’ olarak da hizmet verdiğim gazeteden 1984’de ayrıldım. Bu arada 1983’de evlenmiştim.
Üçer yıl, Doğuş ve Sur dergilerinde Yazı İşleri Müdürü olarak çalıştıktan sonra, 1990’da İsviçre’de çalışan Türk işçilerine hitap eden “Gurbet” isimli dergiyi yönettim. 1997’de Elektrik piyasasına hizmet veren “Elektrik” isimli derginin Yayın Müdürü oldum.
2000 yılından itibaren serbest çalışıp, birikimlerimi kâğıda dökmek istedim. 2001’de ilk kitabım “Bostan ve Gülistan’dan Seçme Hikâyeler” yayınlandı. Ardından “Hz. Davud” ve “Asâ’nın Gücü” isimli romanlarım çıktı. “Sessiz Adalet” 2006’nın son ayında basıldı. Son üç kitap Nesil Yayınları arasında okuyucuya ulaştı. “Bediüzzaman’dan İhtiyarlara Dersler” ile “Bediüzzaman’dan Hastalara Dersler” 2007 Nisan’ında Akış Yayınları arasında yayınlandılar. Osmanlı tarihi ile ilgili araştırmalar yapmanın, bana büyük haz verdiğini itiraf edeyim. Unutmadan söyleyeyim. On bir yaşında, Hande isimli tatlı bir kızım var.
www.sanatalemi.net
Okunma Sayısı :
1260
05 Nisan 2008