Prof. Dr. İskender Pala ile hasbihal
Klâsik Türk Edebiyatı uzmanı Prof. Dr. İskender Pala, eski edebiyatımızın tanıtılmasında, sevilmesinde ve geniş kesimlere ulaşmasında önemli hizmetleri olan bir edebiyat hocasıdır. Prof. Pala ile edebiyat çalışmaları, düşünceleri ve eserleri üzerine konuştuk.

Vedat Ali TOK
vedatali.tok@gmail.com

TOK: Muhterem Hocam, yazdığınız hemen her kitap ses getirdi. Okuyucu sizin konuşmalarınızdan, kitaplarınızdan hoşlandı. Sizinle Klâsik edebiyat hemen her kesime hitap eder oldu. Liselerde öğretmenlik yaptığım için biliyorum, hemen hiçbir lise öğrencisi hiçbir klâsik edebiyat profesörünü tanımadığı halde sizi hiç olmazsa İskender Pala’yı ismen tanıyor, kitaplarını okuyor. Kitaplarınızı yazarken okuyucunun nabzını nasıl tutuyorsunuz? Bunun için ayrı bir gayret mi sarf ediyorsunuz yoksa içinizden geldiği gibi mi yazıyorsunuz?

PALA: Öncelikle herkese merhaba diyelim... Kitaplarımın ses getirdiğine dair iyi niyetinizi ve iltifatınızı bir temenni kabul ederek başlayayım.Benim için okuyucu tanıdığım, durduğu yeri ve çizgiyi hemen hemen bildiğim bir dost gibidir. Ona hitap ederken onu aldatmayacağımı, bilerek yanıltmayacağımı hissettirmek, sonra da paylaşılacak bazı kültür değerleri ve medeniyet birikimini dikkatine sunmak için kelimelerimi seçer, üslubumu belirler, yazımı planlarım. Deneme türü yazılarımda bile içimden geleni anlatırken, aslında onun muhatabımın da içinden geçen olmasına dikkat ederim. Anlatımda kullandığım dil kuşatıcı olsun isterim, dikkat dağıtıcı cümle veya anlatımlardan kaçınırım. Zaman zaman da bu amacımı okuyucu ile paylaşır, onu belli zemine çekmeye çalışırım. Senli benli konuşur, samimi hareket ederim. Velhasıl ben okuyucuma yüreğimi açarım ve onların yüreklerini hep açık bulurum.

TOK: “Divan edebiyatını sevdiren adam” unvanını almak nasıl bir duygu?

PALA: Bu unvanı ben seçmedim. Bana layık görenlerin iyi niyetine teşekkür ederim. Elbette bundan gurur duyuyorum. Ancak böyle anılmanın ağır bir yükü var. Söz gelimi meslektaşlarım arasında hiç şüphesiz böyle bir lakaba öykünen yahut bunun için inkisar hissedenler olabilir. Ben onların hiç birinden daha çok biliyor değilim. Hepsi de benim kadar bu uğurda iyi niyetli ve Divan şiiri adına sevdalıdırlar. Ne var ki ben gecemi gündüzüme katarak çalışıyorum ve üretiyorum. Bazan çocuklarımı aynı evde kalmamıza rağmen iki üç gün göremediğim olur. Öte yandan, Divan edebiyatını sevdirmek gibi bir niyetim hiç olmadı benim. Sadece bildiklerimi herkes bilsin, tanısın istedim. Tanıyan herkesin onu sevmesi benden değil, şiirin kendi güzelliğindendir.
Bu unvanın bir de olumsuz yanını söyleyeyim size. “Divan edebiyatını sevdiren adam” diye anıldığınız zaman kendinizi yalnızca bir alana kapatmış, yalnızca bir konuda size değer verilmiş gibi oluyor. Artık Divan edebiyatından öte pek çok şey bilseniz de, söz gelimi iyi bir kültür adamı, iyi bir siyasetçi, iyi bir yönetici vb. olsanız de kimse o yönünüzü dikkate almıyor. Mesela ben iyi bir deneme yazarı olduğumu düşünüyorum, ama deneme konusunda bir panele davet edildiğim olmamıştır. Bir roman yazdım ama roman üzerine konuşulacağı zaman kimse beni hatırlamaz. Yani bu unvan, yalnızca Divan edebiyatına hapsedilmek gibi bir şey.

TOK: Size göre bir ilim adamının aynı zamanda sanat ve estetik dersi de almış olması veya kendinde bu kabiliyetlerin bulunması eserlerini ve okuyucularını önemli ölçüde etkiler mi?

PALA: Bence asıl olması gereken budur. Nasıl bir kimya veya fizik öğretmeni öncelikle Türkçe öğretmeni olmak zorunda ise bir bilim adamının da ürettiği bilimsel verileri topluma yansıtırken onunla yakınlaşabilecek bir estetik ve sanat anlayışıyla hareket etmesi gerekir. Böyle yapılırsa bilimsel çalışmanın verimi iki kat artar.

TOK: Bilim adamı, hatip, romancı olarak tanıdık sizi. Fakat eserlerinizde şiirsel bir anlatım dikkat çekiyor. Sanıyorum okuyucuyu da büyüleyen özelliklerden birisi bu. Bunun gerisinde şiirimizin saklı sularından biri mi var?

PALA: Çok şiir okurum. Günümüz şiiri, genç şairler dâhildir buna. Ben hiç şair olamadım. Şairleri kıskanırım da. Onlar Allah’ın özel kulları gibi gelir bana. Şiirin sanat kısmını değil de zenaat kısmını merkeze alınca da galiba uzun yılların şiirselliği düzyazı olarak, seci olarak dökülüyor kalemden. Bir de ben ne zaman bir yazı için bilgisayarın başına otursam şöyle düşünürüm: “Şimdi yazacağım yazı, daha önce yazdığım yazılardan güzel olmalı!” Her defasında aynı duygu ile yazıya başlamak çıtayı tedricen yükseltmek gerektiğini size gösteriyor ve siz ister istemez cümlelerinize şiirsellik katıyorsunuz. Özenerek, çok okuyarak ve çok çaba harcayarak...

TOK: İstanbul gibi kültür merkezi konumundaki bir şehirde yaşamasaydınız, profesör doktor olmasaydınız, yine de yazdıklarınızla bu kadar geniş bir okuyucu kitlesine ulaşacağınızı, bu kadar çok tanınacağınızı ve sevileceğinizi düşünüyor musunuz? Bu bağlamda yazar, şair sanatkâr açısından İstanbul-taşra ayrımına nasıl bakıyorsunuz?

PALA: Hiç şüphesiz İstanbul, iyiden ve kötüden, ülkemizdeki her faaliyetin en ziyade bulunduğu şehirdir. Nedim’in diliyle “Kâlâ-yı maârif satılır sûklarında” Bu kültür ve bilgi zeminidir ki İstanbul’u farklı kılar. Modern imkânlar, kütüphaneler, medya dünyası vb. bunu destekleyen diğer alanlardır. Taşrada olsam herhalde yaptıklarımın çoğunu yapamayabilirdim.
Ben her yıl ilk derste öğrencilerime İstanbul’da okumanın iki fakülte bitirmek demek olduğunu, İstanbul’un tıpkı bir üniversite gibi okunması gereken bir şehir olduğunu, bu şehirde okuyanların bir taşra kentinde okuyan öğrenciden daha farklı imkânlara sahip olunduğunu, bunu değerlendirmeden İstanbul’da yaşamanın vebal olduğunu, taşrada kalıp da İstanbul özlemiyle yaşayan öğrencilerin hakkını çiğnemek olacağını vs. anlatırım. Bunların hepsi bilim adamı veya sanat adamı için de geçerlidir elbette. Bu sözlerimden taşradakilere hayıflandığım anlamı çıkartılmasın, bilakis taşrayı İstanbullaştırmak için gayret sarf edilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.

TOK: Bâbil’de Ölüm İstanbul’da Aşk romanı da diğer kitaplarınız gibi geniş bir yankı buldu. Yanılmıyorsam 20’den fazla baskısı yapıldı kitabın. Bir ilim adamının roman yazmasına da pek alışık olmadığımız için soruyorum: Bu romanla okuyucuya hangi mesajı vermek istediniz?

PALA: Ben romancı değil idim. Benim de bir romana ihtiyacım yoktu. Ancak Divan şiirinin bir roman ile anlatılmasının yaygın bazı kanaatleri değiştirebileceğini düşündüm. İyi bir roman okuyucu adedince propaganda demekti. Ben bundan yararlanmaya çalıştım. Üstelik de bir kötünün propagandası değildi yaptığım. Belki insanların zihinlerinde kötü kimliklerle yer edinmiş Divan şairlerinin aslında iyi adamlar olduklarını göstermekti. İstediğim şey Divan şiirinin üzerindeki olumsuz bakış açılarını, bazı bilgisizlikten kaynaklanan ve sloganlaşmış söylemleri bertaraf edebilmekti. Bunun da yapabildiğimi sanıyorum; çünkü Babil’de Ölüm hâlâ çok okunuyor.

TOK: Son yıllarda edebî anlamda kutuplaşmaların azaldığını görüyoruz. Yani artık sağcı-solcu yazar ayrımı yapılmıyor gibi. Bu durum hayra mı alâmet? Bu konudaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

PALA: Bu söylediğiniz tek taraflı olarak aşılmış durumda; ama hâlâ bazı sol düşünce sahiplerinde kemikleşmiş bir zihin travması devam ediyor ve onlarla anlaşmak, ancak sizin fedakârlığınız sayesinde, onlarla buluşmak, ancak sizin ona gitmenizle oluyor. Sevindirici olan o ki bunların nesilleri hızla tükeniyor ve sanırım çeyrek yüzyıl sonra herkesin birbirini kabullenmesi için zemin hazır olacak. Gençler arasında bu bağnazlık yok çok şükür. İşte bu yüzden ben gençlerimizin yüzüne bakınca geleceğimizin ne derece şa’şaalı olacağını görüp seviniyorum.

TOK: Şimdiye kadar birçok akademik jüri içinde bulundunuz. Pek de hoşlanmadığımız, fakat ne yazık ki duyduğumuz, karşılaştığımız için soruyorum, intihallerle çok sık karşılaşıyor musunuz? Bunlara karşı tavrınız ne oluyor?

PALA: Yazılarımı çok zaman kısmen alınmış olarak bir yerlerde gördüğüm olur. Özellikle internet ortamında benim yazıların her gün isim zikredilmeden mail gruplarına yollandığını biliyorum. Hatta bazan benim e-postama bir yazı gelir. Şöyle bir bakarım, sanki tanıdık gibi gelir. Devamını okurum. Yazı benimdir... Ancak altında adım falan yoktur... Gülerim ve şöyle teselli ederim kendimi: “Eh İskender, sen bu yazıları okunsun diye yazmadın mı; işte ne güzel bak, çok çok okunuyor... Demek ki maksat hâsıl olmuş, isim o kadar önemli mi ve isme ihtiyacın mı var!” Şüphesiz yazının altında ismimi görsem daha sevinirdim. Bunun bilimsel alandaki izdüşümü tamamen intihaldir ki hafazanallah!..

TOK: Peki, eleştirilmeye ne dersiniz?

PALA: Beni haklı eleştirenlere telefon açıp teşekkür ederim. Haksız eleştirenlere ise cevap vermeye tenezzül etmem. Onlara cevap vermek için harcayacağım zamanı daha güzel bir şey üretmek için harcar ve tarihe bir kayıt daha düşerim. Eleştiriler insana olumsuz enerji verir. Ben ise olumsuz bir tavır içinde olmaktan hazzetmem. Çünkü haksız eleştiriyi bir okuyucu elbette anlar ve yazanı ayıplar. Nitekim benim hakkımdaki eleştiri okları için de herkes onları yazanlara gülüp geçiyor, hatta ayıplayıp alay ediyor...

TOK: Kendinizle ilgili çıkan her yazıyı takip edebiliyor musunuz? Bunlar sizi nasıl etkiliyor?

PALA: Önceleri kim benimle ilgili ne yazmış diye merak ederdim. Şimdi önemi kalmadı.

TOK: Muhterem Hocam, biyografinize baktığımız zaman ortaokul ve liseler için ders kitaplarından tutun da eski Türk edebiyatı sahası için en otoriter sayılan kaynaklara kadar kitaplar yazdığınızı görüyoruz. Fakat son zamanlarda sanki yazarlığa bir nokta koyuyor gibisiniz. Bunun bir sebebi mi var? Kırıldığınız bir şeyler var da bunu içinize mi atıyorsunuz? Konferanslardan mı fırsat bulamıyorsunuz? Divan edebiyatını sevdiren adam, artık Divan edebiyatına borcunu ödediğini mi düşünüyor? Kalemden uzaklaşmanızın sebebini neye yoralım?

PALA: Okumak istiyorum, çok okumak, çoook okumak... Bunun için yazmayı bıraktım, ancak okumaya da zaman bulamayacak bir koşturmaca içindeyim. Haftanın yedi günü beş ayrı iş yapıyorum. Divan edebiyatına borcumu Divançe programıyla ve aylık seminerlerimle ödemeye çabalıyorum. Dersler, danışmanlıklar, vakıf hizmetleri, televizyon, yönetim kurulları ve toplantılar derken fani dünyanın fani (veya funny) işleri geçip gidiyor. Önden bir çeken, arkadan bir sürükleyen var, elden geleni yapıyorum. Üstelik de bundan memnun ve mutluyum. Çünkü Allah bana öyle bir iş nasip etmiş ki (şiir, aşk, estetik, gülümseme vs.) her kula nasip olmaz. Üstelik bu iş dolayısıyla itibar da vermişse tembellik etme hakkım yok demektir. Özellikle öğrencilerle birlikte iken mutluluğumu size anlatmam mümkün değil. Bilgi çoğaldıkça, biz çoğalıyoruz. Beni kopyalayacak öğrencilere hep minnet duyacağım ben. Ve bundan böyle de daha güzel şeyler yapmaya çalışacağım.

TOK: Değerli Hocam okurlarımız için zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

PALA: Ben teşekkür ederim. Baki meveddet, mahabbet, uhuvvet ve’s-selam...


Klâsik Türk Edebiyatı uzmanı
Prof. Dr. İskender PALA 1958, Uşak doğumlu. İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1979) mezunu. Bitirme tezi: “Câmiü'n-Nezâr-Trasnkripsiyonlu Metin. Yüksek lisansını İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü ve ABD'de tamamladı (1979). Doktorasını 1983'te İstanbul'da, Eski Türk Edebiyatı alanında verdi. Doktora tezi: Aşkî / Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divanı.1993'te Doçentliğe yükseldi. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türkoloji Seminer Kitaplığı memuru (1979-82), Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığında Teğmen (1983-84) ve Üsteğmen (1984-86), Boğaziçi Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi (1986-87) olarak görev yaptı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı deniz tarihi arşivi kuruluş ve faaliyet projesinin gerçekleştirilmesi (1987-94) ile deniz tarihi arşiv araştırmaları çalışmaları ve ilgili komutanlığın yayın faaliyetlerinde (1996-97) görev yaparak binbaşı rütbesiyle emekli oldu. 1997'den bu yana İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesidir.
Hilmi Yavuz ile TRT-2’de Şairane adlı programı sunan yazar; şimdi de TRT-2 de Dîvançe adlı programı hazırlıyor.
Pala, düzenli olarak Altunizade ve Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezlerinde Divan Şiiri Saati adı ile etkinlikleri olup sık sık okur günleri de düzenlemektedir.
Ödülleri: Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, 1989 (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)/ AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, 1990 (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)/ Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, 1996 (Şairlerin Dilinden)/ Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü, 2001/ YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü, 2001/
Eserlerinden bazıları: Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Kronolojik Divan Şiiri Antolojisi, Akademik Divan Şiiri Araştırmaları, Atasözleri Sözlüğü, Müstesna Güzeller, Şairlerin Dilinden, Ah Mine’l-Aşk, Efsane Güzeller, Kudemanın Kırk Atlısı, Kırklar Meclisi, Şiirler Şairler Meclisler, Şi’r-i Kadim, …Ve Gazel Yeniden, Perişan Gazeller, Peri-şan Güzeller, İki Dirhem Bir Çekirdek, Tavan Arası, Kahve Molası, Gül Şiirleri, Hayriye, Hilye-i Saadet, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, Kırk Güzeller Çeşmesi, Kitab-ı Aşk…
www.sanatalemi.net

Ana Sayfa

Hakkımda

Biography

Ziyaretçi Defteri

04 Ağustos 2016 Perşembe - 09:14

Faaliyetler

Mektuplar

Röportajlar

Kitaplar

Dergi Yazılarım

Gazete Yazılarım

Radyo Programları

Özgeçmiş

Şiirler

Güncel Haberler

Haberler

Duyurular

Telif Hakları

İLESAM Faaliyetleri

Birikim Ağacı

Sizden Gelenler

Favori Linkler

İletişim



Kullanıcı Adınız

••••••••
Gir
Üye Ol | Şifremi Unuttum

Yaşadığımız her an kendi hakkını ister. (Goethe)
28.03.2008

Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir.(EFLATUN)
28.03.2008

İnsan ne kadar yükselirse, gönlü o kadar alçalmalıdır. (CICERO)
28.03.2008

Hava soğuduğunda gölge veren ağaçları unutursun...(JAPON ATASÖZÜ)
28.03.2008

Ey yaşam senin bunca değerli oluşun ölüm sayesindedir...(SENECA)
28.03.2008

Aktif anket yok !
Diğer Anketler

Bugün: 101
Toplam: 200709



Ara
Sayfa
Haber
Birikim Ağacı
Vedat Ali Tok ile Hasbıhal
05.04.2008
Vedat Ali Tok ile Hasbıhal
Musa TEKTAŞ
Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle ülkemizde bir çok toplantı yapıldı. Türkiye’nin muhtelif il ve ilçelerinde birbirinden güzel faaliyetlere imza atıldı. Özellikle gönüllü kültür kuruluşları ile belediyelerimizin kültür birimlerinin programları, doğrusu şahaneydi. Bu arada yayın dünyasında da Peygamber Efendimiz’le ilgili yayınlarda da büyük bir artış gözleniyor. Hem yaşadığımız haftayı anmak hem de yayın dünyasındaki bu gelişmeyi konuşmak üzere amacıyla, bu konuda önemli eserleri yayımlanan edebiyatçı - yazar Vedat Ali Tok ile yaptığımız röportajı Sanatalemi okuyucularıyla paylaşıyoruz.

TEKTAŞ: Vedat Ali Bey, okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

TOK: 1966 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi Büyük Karamanlı köyünde doğdum. İlk, orta, lise ve yüksek öğrenimimi Kayseri’de tamamladım. 1988 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ni bitirdim. Aynı yıl Edebiyat öğretmenliğine başladım. 1996 yılında Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı’nda Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun danışmanlığımı yaptığı yüksek lisansı (master) tamamladım. Şu anda Kayseri’de yayınlanan aylık Berceste dergisinin yayın danışmanlığını yapıyorum. Daha önce de bazı yerel gazetelerde haber müdürlüğü ve yayın danışmanlığı görevlerinde bulundum. Şiir ve yazılarım çeşitli gazetelerle Berceste, Somuncu Baba, Hece, Yedi İklim, Yeniden Diriliş, Erciyes, Uzun Sokak, Bilge, Yeni Dünya, Sarmaşık, Bizim Külliye gibi dergilerde yayınlanmaktadır. Hâlen Kayseri Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği görevimi sürdürüyorum.

TEKTAŞ: Hocam, siz Peygamber Efendimizle ilgili kitaplar yayınladınız. Bunların isimleri ile muhtevaları hakkında bilgi verir misiniz?

TOK: Peygamber Efendimiz ile ilgili Türk Şiirinde Hz. Muhammed (s.a.v), Gül Arzusu (Na’t Tahlilleri) ve Gül Hasreti isimli üç kitap yayınlandı. Bu kitapların ilkinde Divan şairlerinin Peygamber Efendimiz için söylediği şiirlerinden, seçmeler yaptım ve bunların nesre çevirilerini verdim.

TEKTAŞ: Peki bu kitabın nasıl bir yankısı oldu?

TOK: Doğrusunu isterseniz Türk Şiirinde Hz. Muhammed (s.a.v) isimli kitabımdan beklediğim gibi bir sonuç alamadım. Yani kitaba ilgi yeterli değildi. Bunda maalesef milletimizin okuma alışkanlığının zayıf oluşu yanında, benim de bir üslûp hatam olmuştur diye düşünüyorum. Çünkü seçtiğim metinler günümüz insanına dil bakımından hitap etmiyordu. Fakat yine de emek verilmiş her eserin mutlaka bir gediği doldurduğu düşüncesinde olduğum için kitabın fazla bir okuyucu ile buluşmadığı için üzülmüyor da değilim. Gül Arzusu (Na’t Tahlilleri) ilk kitabımdan kazandığım tecrübenin sonucu ve belki de ilk eserdeki muhtevayı muhafaza ederek dil ve üslupta yaptığım değişikliklerle yayınlandı.

TEKTAŞ: Bu kitabınızda neler var, nasıl bir yöntem izlediniz?

TOK: Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı gibi bu kitap bir na’t tahlili.

TEKTAŞ: Kitabın muhtevasına geçmeden önce na’t kavramına bir açıklık getirelim mi?

TOK: Haklısınız. Na’tı kısaca Peygamber Efendimiz için, onun övgüsü beyanında yazılmış şiir olarak açıklayabiliriz. İşte Gül Arzusu’nda Peygamber Efendimiz için yazılmış na’tlardan seçmeler yaparak bunların okuyucu tarafından daha iyi anlaşılması için tabiri caizse şairle okuyucu arasında anlaşılması güç noktalarda tercümanlık yapmaya çalıştım. Onları açıklamaya gayret ettim.

TEKTAŞ: Kimlerin şiirleri var Gül Arzusu’nda?

TOK: Yunus Emre’den başlayıp Nurullah Genç’e kadar birkaç isim sayacak olursak aklıma ilk gelenler şunlar: Süleyman Çelebi, Eşrefoğlu Rûmî, Zâtî, Fuzûlî, Şemseddîn Sivasî, Hâkânî, Sultan Ahmed Han, Aziz Mahmud Hüdâyî, Niyâzî-i Mısrî, Nâbî, Şeyh Gâlib, Ferit Kam, Mehmet Âkif Ersoy, Yaman Dede, Ârif Nihad Asya, Necip Fazıl Kısakürek, Osman Hulûsî Efendi, Ali Ulvi Kurucu, Sezai Karakoç… Çok ilginçtir kitabı tamamladıktan sonra bizim Bekir Oğuzbaşaran Bey’e görüşleri için şöyle bir bakmasını rica ettiğimde şairleri saymış, bir tevafuk, tam 63 kişi olduğunu söyleyince şaşırdım kaldım. Bu da benim için unutulmayacak hatıralardan biri…

TEKTAŞ: Gül Hasreti de Peygamber Efendimiz ile ilgili değil mi?

TOK: Evet, bu kitap da Sütun Yayınevi’nin teklifi ile basıldı. Daha az şair, daha az sayfa ile. Geçen yıl iki baskısı yapıldı bu kitabın.

TEKTAŞ: Vedat Bey, kutlu bir aydayız, sözümüz sohbetimiz de Peygamber Efendimiz üzerine devam etsin istiyorum. Şair gibi biz de “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl” diyelim ve soralım, na’t tahlilleri ile ilgili bir kitap yazma fikri nereden geldi aklınıza?

TOK: Musa Bey, doğrusunu isterseniz bunun için birkaç sebep sayabilirim. Bir defa önce şunu söyleyeyim. Çocukken yaşadıklarınız, yaşınızın ileriki safhalarında az ya da çok, ama mutlaka hayatınıza hâkim olabiliyor. Çocukluğumda, rahmetli babam Hacı Abdullah Tok, evimizde sesli bir şekilde Kur’an-ı Kerim okur, sonra da kendince bir makamla Delâil-i Hayrat ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inden beyitler terennüm ederdi. Anlaşılmadığını tahmin ettiği yerlerde durur, anneme ve bize açıklamalar yapar sonra yeniden devam ederdi. Bu sesler hâlen kulağımdadır. Böyle bir kültürün eseri olabilir. Bir başka sebep de şu:
Öğretmenliğe yeni başladığım bir zaman, bir ilçede Kutlu Doğum programı düzenleniyordu ve ben orada bir edebiyat öğretmeni olarak hem program sunuculuğu yapacak, hem de Peygamber Efendimiz’le ilgili şiirler okuyacaktım. Ne yazık ki hakkında sayılamayacak kadar çok şiir yazılmış olmasına rağmen Efendimizle ilgili derli toplu bir kitap, bir antoloji bulamadım. Bir iki kitap yazılmış olsa bile onların baskıları piyasada bulunmadığı için ulaşamadım… Sonraki yıllarda çok şükür güzel çalışmalar yapıldı.

TEKTAŞ: Na’tlarla ilgili çalışma yapan yazarlarımızdan da söz edelim isterseniz?

TOK: Evet, demin kitabına ulaşamadım dediğim şahıslardan biri Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu’ydu. Hz. Peygamber’e Şiirler Antolojisi (Na’tlar) ismiyle 1966 yılında basılan bir kitabı vardı. Sonraki yıllarda güzel çalışmalara imza atıldı. Bunlardan en önemlisi kıymetli akademisyenimiz Prof. Dr. Emine Yeniterzi’nin Türk Edebiyatı’nda Na’tlar isimli çalışmadır. Rahmetle analım, Hasan Ali Kasır’ın Peygamber Şiirleri Antolojisi de bu sahanın kaynakları arasında. Yine bir değerli yazar, şairimiz, Mustafa Özçelik geçen yıl hacimli bir antoloji yayınladı: Gül’e Salavat. İnşallah bundan sonra da güzel çalışmalar çıkar, istifade ederiz. Sizin yakında çıkacağından haberdar olduğum Darendeli Âlimler ve Peygamber Sevgisi kitabınız muhtasar da olsa na’t-severlerin gönüllerine hitap edecektir.

TEKTAŞ: Peygamber Efendimiz ve şiir desek, neler söylersiniz?

TOK: Efendim, bildiğiniz gibi şiir Arapların cahiliye döneminde zirvelere tırmanmış bir sanattı. Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle Müslüman olan şairlerin birçoğu şiir yazmayı bırakmıştı. Çünkü Kur’an-ı Kerim lâfzen ve mânen ifadelerin, belâgatin, söz sanatlarının benzersiz numunelerini ihtiva ediyordu. Bir de cahiliye dönemindeki açık saçık sözlerle, süfli duygularla yazılmış şiir men ediliyordu. Çünkü insanları yoldan çıkaran onlarda çirkin arzular uyandıran bir şey sanat hele de meslek olamazdı. Fakat İslâmiyet, Allah için yazılan, insanlara kötülük aşılamayan, hele din düşmanlarını caydırıcı ifadeler bulunan şiire müsaade etmiştir.
Peygamber Efendimiz, şiirin de güzelini güzel görmüş; hikmetli şiir yazanları güzel sözle ödüllendirmiş; hattâ bunlardan birine, Ka’b bin Züheyr’e, hırkasını hediye etmek suretiyle şiiri şerefli bir san’at hâline getirmiştir. Bundan sonra da Müslüman şairler İslâmî konularda ve özellikle Peygamber Efendimiz’in övgüsünde şiiri bir araç olarak görmekten çekinmemişler. Hilyeler, miraciyeler, mevlidler yazmışlar. Bu gelenek günümüzde de devam etmektedir. Özellikle Türk milleti mukaddes gecelerde, düğünlerde ve sair günlerde mevlid okumayı hiç ihmal etmez, hatta bunu dindenmiş gibi kabul eder. Tabii bu durum, milletimizin samimi Peygamber sevgisinden kaynaklanmaktadır.

TEKTAŞ: Vedat Bey, size göre Türk şiirinde şaheser diyebileceğimiz na’tler hangileri? Hangi şairler bu vadide iz bıraktılar?

TOK: Tabii şiir bir bakıma göreceli bir sanattır, ama aynı zamanda şiir millî bir nitelik taşıdığı için bütün bir milletin ortak kanaati de vardır. Yani müşterek noktaları da az değil, binaenaleyh na’t deyince aklımıza ilk gelenlerden biri Fuzûlî ve onun Su Kasidesi diye bilinen

“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su”

mısraları ile başlayan 33 beyitlik şiiridir. Bu, yalnız na’t türünde değil genel olarak Türk şiirinin de şaheser kasidelerindendir. Estetik bakımdan son derece güzel hayaller bulmak mümkün bu şiirde. Müsaade ederseniz bu şiirden birkaç mısra daha zikredelim bu kasideden sonra da ne dediğine bir bakalım:

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmuş gâliba ol serv-i hoş-reftâre su

Bildiğiniz gibi Fuzûlî, suyu Peygamber Efendimize ulaşmaya çalışan bir insan gibi düşünüyor. Su, duramadan, sevgilinin Ravzasına doğru akıp gidiyor. Galiba o da serviye benzeyen nazlı gidişli güzele âşık olmuştur, diyor. Burada sözü geçen “Ravza” Peygamber Efendimiz’in türbesidir… Servi suyu seven bir ağaçtır. Akarsuların servi diplerinden dolana dolana akıyor olması, şairde suyun serviye âşık olması imajını uyandırıyor. Asıl anlatılmak istenen düşünce ise, tıpkı suyun serviye olan aşkı gibi, şair gönlünün Peygamber Efendimize olan aşkıdır. Bir başka beyit de şöyle:

Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taşdan taşa urup gezer âvâre su

Burada da bir önceki beyte benzer anlamlar var. Şöyle diyor Fuzûlî: Senin ayağının toprağına erişmek için su, ömrü boyunca başını taştan taşa vurarak, âvâre bir şekilde, gezer.
Suya, insana ait özellikler yüklenmiş: âvâre gezmek, âşık olmak, başını taştan taşa vurmak… Bu özellikleri insan için düşünmek bir yana, su için düşündüğümüzde bile güzel bir manzara ile karşılaşmaz mıyız? Suyun yerlerde, derelerde, taşların arasından kendi mecraında dolana dolana akması, Hz. Muhammed’e hasretliğine bağlanıyor güzel bir hüsn-i ta’lîl sanatı yapılıyor.
TEKTAŞ: Bu arada Yûnus’umuzu unutmayalım değil mi hocam?

TOK: Elbette

Canım kurbân olsun senin yoluna
Adı güzel kendü güzel Muhammed
Şefâat eyle bu kemter kuluna
Adı güzel kendü güzel Muhammed
Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Yâ Muhammed canım arzular seni
Ol âlem fahri Muhammed nebîler serveridir
Ver salavât aşk ile ol günâhlar eritir
….
Çalap nurdan yaratmış canını Muhammed’in
Âleme rahmet saçmış adını Muhammed’in

Gibi daha nice beyitleri, dörtlükleri sayfa-yı âlemde bâkî kalacak şairlerimizdendir Yûnus… Tabi bunlardan başka çok sayıda şairimizin adını zikredebiliriz. Ama sadece bunlardan örnekler vererek kifayet edelim.

TEKTAŞ: Vedat Bey bu güzel sohbet için teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarınızın da hayırlara vesile olmasını diliyorum.

TOK: Sevgili Musa Hocam, okuyucularınızla buluşturduğunuz ve böyle güzel bir konuda sohbete vesile olduğunuz için asıl ben size teşekkür ederim.
www.sanatalemi.net
Ana Sayfa

Hakkımda

Biography

Ziyaretçi Defteri

04 Ağustos 2016 Perşembe - 09:14

Faaliyetler

Mektuplar

Röportajlar

Kitaplar

Dergi Yazılarım

Gazete Yazılarım

Radyo Programları

Özgeçmiş

Şiirler

Güncel Haberler

Haberler

Duyurular

Telif Hakları

İLESAM Faaliyetleri

Birikim Ağacı

Sizden Gelenler

Favori Linkler

İletişim



Kullanıcı Adınız

••••••••
Gir
Üye Ol | Şifremi Unuttum

Yaşadığımız her an kendi hakkını ister. (Goethe)
28.03.2008

Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir.(EFLATUN)
28.03.2008

İnsan ne kadar yükselirse, gönlü o kadar alçalmalıdır. (CICERO)
28.03.2008

Hava soğuduğunda gölge veren ağaçları unutursun...(JAPON ATASÖZÜ)
28.03.2008

Ey yaşam senin bunca değerli oluşun ölüm sayesindedir...(SENECA)
28.03.2008

Aktif anket yok !
Diğer Anketler

Bugün: 101
Toplam: 200709



Ara
Sayfa
Haber
Birikim Ağacı
Vedat Ali Tok ile Hasbıhal
05.04.2008
Vedat Ali Tok ile Hasbıhal
Musa TEKTAŞ
Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle ülkemizde bir çok toplantı yapıldı. Türkiye’nin muhtelif il ve ilçelerinde birbirinden güzel faaliyetlere imza atıldı. Özellikle gönüllü kültür kuruluşları ile belediyelerimizin kültür birimlerinin programları, doğrusu şahaneydi. Bu arada yayın dünyasında da Peygamber Efendimiz’le ilgili yayınlarda da büyük bir artış gözleniyor. Hem yaşadığımız haftayı anmak hem de yayın dünyasındaki bu gelişmeyi konuşmak üzere amacıyla, bu konuda önemli eserleri yayımlanan edebiyatçı - yazar Vedat Ali Tok ile yaptığımız röportajı Sanatalemi okuyucularıyla paylaşıyoruz.

TEKTAŞ: Vedat Ali Bey, okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

TOK: 1966 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi Büyük Karamanlı köyünde doğdum. İlk, orta, lise ve yüksek öğrenimimi Kayseri’de tamamladım. 1988 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ni bitirdim. Aynı yıl Edebiyat öğretmenliğine başladım. 1996 yılında Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı’nda Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun danışmanlığımı yaptığı yüksek lisansı (master) tamamladım. Şu anda Kayseri’de yayınlanan aylık Berceste dergisinin yayın danışmanlığını yapıyorum. Daha önce de bazı yerel gazetelerde haber müdürlüğü ve yayın danışmanlığı görevlerinde bulundum. Şiir ve yazılarım çeşitli gazetelerle Berceste, Somuncu Baba, Hece, Yedi İklim, Yeniden Diriliş, Erciyes, Uzun Sokak, Bilge, Yeni Dünya, Sarmaşık, Bizim Külliye gibi dergilerde yayınlanmaktadır. Hâlen Kayseri Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği görevimi sürdürüyorum.

TEKTAŞ: Hocam, siz Peygamber Efendimizle ilgili kitaplar yayınladınız. Bunların isimleri ile muhtevaları hakkında bilgi verir misiniz?

TOK: Peygamber Efendimiz ile ilgili Türk Şiirinde Hz. Muhammed (s.a.v), Gül Arzusu (Na’t Tahlilleri) ve Gül Hasreti isimli üç kitap yayınlandı. Bu kitapların ilkinde Divan şairlerinin Peygamber Efendimiz için söylediği şiirlerinden, seçmeler yaptım ve bunların nesre çevirilerini verdim.

TEKTAŞ: Peki bu kitabın nasıl bir yankısı oldu?

TOK: Doğrusunu isterseniz Türk Şiirinde Hz. Muhammed (s.a.v) isimli kitabımdan beklediğim gibi bir sonuç alamadım. Yani kitaba ilgi yeterli değildi. Bunda maalesef milletimizin okuma alışkanlığının zayıf oluşu yanında, benim de bir üslûp hatam olmuştur diye düşünüyorum. Çünkü seçtiğim metinler günümüz insanına dil bakımından hitap etmiyordu. Fakat yine de emek verilmiş her eserin mutlaka bir gediği doldurduğu düşüncesinde olduğum için kitabın fazla bir okuyucu ile buluşmadığı için üzülmüyor da değilim. Gül Arzusu (Na’t Tahlilleri) ilk kitabımdan kazandığım tecrübenin sonucu ve belki de ilk eserdeki muhtevayı muhafaza ederek dil ve üslupta yaptığım değişikliklerle yayınlandı.

TEKTAŞ: Bu kitabınızda neler var, nasıl bir yöntem izlediniz?

TOK: Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı gibi bu kitap bir na’t tahlili.

TEKTAŞ: Kitabın muhtevasına geçmeden önce na’t kavramına bir açıklık getirelim mi?

TOK: Haklısınız. Na’tı kısaca Peygamber Efendimiz için, onun övgüsü beyanında yazılmış şiir olarak açıklayabiliriz. İşte Gül Arzusu’nda Peygamber Efendimiz için yazılmış na’tlardan seçmeler yaparak bunların okuyucu tarafından daha iyi anlaşılması için tabiri caizse şairle okuyucu arasında anlaşılması güç noktalarda tercümanlık yapmaya çalıştım. Onları açıklamaya gayret ettim.

TEKTAŞ: Kimlerin şiirleri var Gül Arzusu’nda?

TOK: Yunus Emre’den başlayıp Nurullah Genç’e kadar birkaç isim sayacak olursak aklıma ilk gelenler şunlar: Süleyman Çelebi, Eşrefoğlu Rûmî, Zâtî, Fuzûlî, Şemseddîn Sivasî, Hâkânî, Sultan Ahmed Han, Aziz Mahmud Hüdâyî, Niyâzî-i Mısrî, Nâbî, Şeyh Gâlib, Ferit Kam, Mehmet Âkif Ersoy, Yaman Dede, Ârif Nihad Asya, Necip Fazıl Kısakürek, Osman Hulûsî Efendi, Ali Ulvi Kurucu, Sezai Karakoç… Çok ilginçtir kitabı tamamladıktan sonra bizim Bekir Oğuzbaşaran Bey’e görüşleri için şöyle bir bakmasını rica ettiğimde şairleri saymış, bir tevafuk, tam 63 kişi olduğunu söyleyince şaşırdım kaldım. Bu da benim için unutulmayacak hatıralardan biri…

TEKTAŞ: Gül Hasreti de Peygamber Efendimiz ile ilgili değil mi?

TOK: Evet, bu kitap da Sütun Yayınevi’nin teklifi ile basıldı. Daha az şair, daha az sayfa ile. Geçen yıl iki baskısı yapıldı bu kitabın.

TEKTAŞ: Vedat Bey, kutlu bir aydayız, sözümüz sohbetimiz de Peygamber Efendimiz üzerine devam etsin istiyorum. Şair gibi biz de “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl” diyelim ve soralım, na’t tahlilleri ile ilgili bir kitap yazma fikri nereden geldi aklınıza?

TOK: Musa Bey, doğrusunu isterseniz bunun için birkaç sebep sayabilirim. Bir defa önce şunu söyleyeyim. Çocukken yaşadıklarınız, yaşınızın ileriki safhalarında az ya da çok, ama mutlaka hayatınıza hâkim olabiliyor. Çocukluğumda, rahmetli babam Hacı Abdullah Tok, evimizde sesli bir şekilde Kur’an-ı Kerim okur, sonra da kendince bir makamla Delâil-i Hayrat ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inden beyitler terennüm ederdi. Anlaşılmadığını tahmin ettiği yerlerde durur, anneme ve bize açıklamalar yapar sonra yeniden devam ederdi. Bu sesler hâlen kulağımdadır. Böyle bir kültürün eseri olabilir. Bir başka sebep de şu:
Öğretmenliğe yeni başladığım bir zaman, bir ilçede Kutlu Doğum programı düzenleniyordu ve ben orada bir edebiyat öğretmeni olarak hem program sunuculuğu yapacak, hem de Peygamber Efendimiz’le ilgili şiirler okuyacaktım. Ne yazık ki hakkında sayılamayacak kadar çok şiir yazılmış olmasına rağmen Efendimizle ilgili derli toplu bir kitap, bir antoloji bulamadım. Bir iki kitap yazılmış olsa bile onların baskıları piyasada bulunmadığı için ulaşamadım… Sonraki yıllarda çok şükür güzel çalışmalar yapıldı.

TEKTAŞ: Na’tlarla ilgili çalışma yapan yazarlarımızdan da söz edelim isterseniz?

TOK: Evet, demin kitabına ulaşamadım dediğim şahıslardan biri Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu’ydu. Hz. Peygamber’e Şiirler Antolojisi (Na’tlar) ismiyle 1966 yılında basılan bir kitabı vardı. Sonraki yıllarda güzel çalışmalara imza atıldı. Bunlardan en önemlisi kıymetli akademisyenimiz Prof. Dr. Emine Yeniterzi’nin Türk Edebiyatı’nda Na’tlar isimli çalışmadır. Rahmetle analım, Hasan Ali Kasır’ın Peygamber Şiirleri Antolojisi de bu sahanın kaynakları arasında. Yine bir değerli yazar, şairimiz, Mustafa Özçelik geçen yıl hacimli bir antoloji yayınladı: Gül’e Salavat. İnşallah bundan sonra da güzel çalışmalar çıkar, istifade ederiz. Sizin yakında çıkacağından haberdar olduğum Darendeli Âlimler ve Peygamber Sevgisi kitabınız muhtasar da olsa na’t-severlerin gönüllerine hitap edecektir.

TEKTAŞ: Peygamber Efendimiz ve şiir desek, neler söylersiniz?

TOK: Efendim, bildiğiniz gibi şiir Arapların cahiliye döneminde zirvelere tırmanmış bir sanattı. Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle Müslüman olan şairlerin birçoğu şiir yazmayı bırakmıştı. Çünkü Kur’an-ı Kerim lâfzen ve mânen ifadelerin, belâgatin, söz sanatlarının benzersiz numunelerini ihtiva ediyordu. Bir de cahiliye dönemindeki açık saçık sözlerle, süfli duygularla yazılmış şiir men ediliyordu. Çünkü insanları yoldan çıkaran onlarda çirkin arzular uyandıran bir şey sanat hele de meslek olamazdı. Fakat İslâmiyet, Allah için yazılan, insanlara kötülük aşılamayan, hele din düşmanlarını caydırıcı ifadeler bulunan şiire müsaade etmiştir.
Peygamber Efendimiz, şiirin de güzelini güzel görmüş; hikmetli şiir yazanları güzel sözle ödüllendirmiş; hattâ bunlardan birine, Ka’b bin Züheyr’e, hırkasını hediye etmek suretiyle şiiri şerefli bir san’at hâline getirmiştir. Bundan sonra da Müslüman şairler İslâmî konularda ve özellikle Peygamber Efendimiz’in övgüsünde şiiri bir araç olarak görmekten çekinmemişler. Hilyeler, miraciyeler, mevlidler yazmışlar. Bu gelenek günümüzde de devam etmektedir. Özellikle Türk milleti mukaddes gecelerde, düğünlerde ve sair günlerde mevlid okumayı hiç ihmal etmez, hatta bunu dindenmiş gibi kabul eder. Tabii bu durum, milletimizin samimi Peygamber sevgisinden kaynaklanmaktadır.

TEKTAŞ: Vedat Bey, size göre Türk şiirinde şaheser diyebileceğimiz na’tler hangileri? Hangi şairler bu vadide iz bıraktılar?

TOK: Tabii şiir bir bakıma göreceli bir sanattır, ama aynı zamanda şiir millî bir nitelik taşıdığı için bütün bir milletin ortak kanaati de vardır. Yani müşterek noktaları da az değil, binaenaleyh na’t deyince aklımıza ilk gelenlerden biri Fuzûlî ve onun Su Kasidesi diye bilinen

“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su”

mısraları ile başlayan 33 beyitlik şiiridir. Bu, yalnız na’t türünde değil genel olarak Türk şiirinin de şaheser kasidelerindendir. Estetik bakımdan son derece güzel hayaller bulmak mümkün bu şiirde. Müsaade ederseniz bu şiirden birkaç mısra daha zikredelim bu kasideden sonra da ne dediğine bir bakalım:

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmuş gâliba ol serv-i hoş-reftâre su

Bildiğiniz gibi Fuzûlî, suyu Peygamber Efendimize ulaşmaya çalışan bir insan gibi düşünüyor. Su, duramadan, sevgilinin Ravzasına doğru akıp gidiyor. Galiba o da serviye benzeyen nazlı gidişli güzele âşık olmuştur, diyor. Burada sözü geçen “Ravza” Peygamber Efendimiz’in türbesidir… Servi suyu seven bir ağaçtır. Akarsuların servi diplerinden dolana dolana akıyor olması, şairde suyun serviye âşık olması imajını uyandırıyor. Asıl anlatılmak istenen düşünce ise, tıpkı suyun serviye olan aşkı gibi, şair gönlünün Peygamber Efendimize olan aşkıdır. Bir başka beyit de şöyle:

Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taşdan taşa urup gezer âvâre su

Burada da bir önceki beyte benzer anlamlar var. Şöyle diyor Fuzûlî: Senin ayağının toprağına erişmek için su, ömrü boyunca başını taştan taşa vurarak, âvâre bir şekilde, gezer.
Suya, insana ait özellikler yüklenmiş: âvâre gezmek, âşık olmak, başını taştan taşa vurmak… Bu özellikleri insan için düşünmek bir yana, su için düşündüğümüzde bile güzel bir manzara ile karşılaşmaz mıyız? Suyun yerlerde, derelerde, taşların arasından kendi mecraında dolana dolana akması, Hz. Muhammed’e hasretliğine bağlanıyor güzel bir hüsn-i ta’lîl sanatı yapılıyor.
TEKTAŞ: Bu arada Yûnus’umuzu unutmayalım değil mi hocam?

TOK: Elbette

Canım kurbân olsun senin yoluna
Adı güzel kendü güzel Muhammed
Şefâat eyle bu kemter kuluna
Adı güzel kendü güzel Muhammed
Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Yâ Muhammed canım arzular seni
Ol âlem fahri Muhammed nebîler serveridir
Ver salavât aşk ile ol günâhlar eritir
….
Çalap nurdan yaratmış canını Muhammed’in
Âleme rahmet saçmış adını Muhammed’in

Gibi daha nice beyitleri, dörtlükleri sayfa-yı âlemde bâkî kalacak şairlerimizdendir Yûnus… Tabi bunlardan başka çok sayıda şairimizin adını zikredebiliriz. Ama sadece bunlardan örnekler vererek kifayet edelim.

TEKTAŞ: Vedat Bey bu güzel sohbet için teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarınızın da hayırlara vesile olmasını diliyorum.

TOK: Sevgili Musa Hocam, okuyucularınızla buluşturduğunuz ve böyle güzel bir konuda sohbete vesile olduğunuz için asıl ben size teşekkür ederim.
www.sanatalemi.net


 Okunma Sayısı : 1745         05 Nisan 2008