İnsanoğlu neden yapma dile ihtiyaç duyar?
Halil Solak-Mukadder Gezen
Babil’de yaşanan tramvadan sonra gazaba maruz kalan kavimler kutsal dili kaybettiler. İnanç perspektifinden bakarak kutsal dili aradılar. Yapma dil çalışmaları da bu arayışın ürünüdür. Neden ihtiyaç hissettiler? Bunun bir yığın sebebi var. İlki sanıyorum bilgiyi başkalarından sakınmak için. Şüphesiz kimi bilgiler sakınılması lazım gelen bilgilerdir. Bilgi sahibi için başkalarının öğrenmesi tehlikeli olabilecek bilgiler manzumesi vardır. Bilgi dışarıya yayılırsa bilginin sahibini tehlikeye sokar. İnsanlık tarihi kimi bilgiyi sakınmayı bir yığın tecrübeyle öğretmiştir. Çünkü bazı bilgi bazı insanın hacmini aşar. İkincisi kişiyi özel kılar. Bir başka sebebi de aracı dil oluşturma çabasıdır. İnsanoğlunun dilleri ve dinleri aşan ortak doğal işaretler bulma arzusudur.
Mustafa Koç 1967’de Kayseri’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını bu üniversitede tamamlayan Mustafa Koç, Fatih Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Koç ile dil eksenli bir konuşma yaptık.

SOLAK: Yapma dil üzerine Doğu’da ve Batı’da çalışmalar nasıl?

KOÇ: Batı’daki fikri teşebbüsler ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında varlık alanına çıktı. Somut örneğini Esperanto’yla görüyoruz. Doğu sessiz... 16.yüzyılda Muhyî-i Gülşenî var. Muhyî ye gelene kadar yapılan çalışmalardan haberdarız; ancak bunlar grameri olan diller kategorisinde değil. Çabalar, netice vermese bile bilim tarihi en uzak tahayyülleri hayal etmekle başlar. İlk hamleler sonuç verici hamleyi doğurmuş ve Bâleybelen ortaya çıkmıştır. Baleybelen, Edirneli bir Türk olan Muhyî-i Gülşenî’nin kaleminden çıkan Osmanlının az bilinen olağanüstü buluşlarından birisidir. Yeryüzünde, bilinen ilk yapma dildir.

SOLAK: Bâleybelen nasıl bir ortamda doğmuş, ne derece ilgi görmüştür?

KOÇ: Henüz keşfedilmekte olan bir yüzyılda doğdu. 16. yy bilim insanları için bir cazibe merkezi. III. Selim, İran’a gittiğinde bilim adamlarını ve sanatçıları İstanbul getirdi. Bu ortamın oluşması Fatih döneminde başlar. Osmanlılar Bizans mirasını da tevarüs etti. Kanûni ile gelen teşvik hem ilmi hem 16. yüzyılı zirveye taşıdı. Şüphesiz Doğunun tarihi Bâleybelen ile taçlandırılmış bir zirvedir.
Bâleybelen oluştuğu dönemde devlet erkânından, ilmiye sınıfından ve sûfîlerden yoğun bir alaka görmüştür. Ancak kaza ve kader o ki; bu ilki kesilmiştir. Fatih gibi, Kânuni gibi cihanşumûl hükümdarlar bulamamamız, yaratıcı düşünceyi inkıtaya uğrattı. Bilim 17. asırdan sonra dışa kapandı. İnkişaf dışa açılırsa bilim gelişir.

SOLAK: Muhyî, dilin oluşma fikri ve aşamalarını nasıl anlatıyor?

KOÇ: O bu dili, ettiği duanın mazhariyeti olarak görüyor. Allah ın katındaki gizli dillerden birini taleb ettiğini ve arzu okunun hedefine ulaştığı bir an bu dilin kendine ilham olduğunu söylüyor. Buna inanırsınız ya da inanmazsınız ama ben Muhyî’nin samimiyetine inanıyorum. Sûfiler kendi çabasıyla ortaya çıkardığı dili “ben” diye niteleyemez. Muhyî buna birkaç anlam yükler çünkü o ortaya yeni bir şey çıkarmamıştır; “sırlı bir var”ı ortaya çıkarır. Yine de ben yaptım cümlesini dolaylı şekilde anlatır, beşerileştirir. Dili dünyevîleştirir. O amacına ulaşmıştır; Muhyî hayattayken insanlar onunla Bâleybelen dili ile konuşur. Bâleybelen’in, Arapça, Farsça ve Türkçe’den geri planda kalmayacağını zikreder. Bu dili ortaya çıkarmakla övünür zira öğreticisi Tanrı olan dil kusursuzdur.
SOLAK: Eyüp Tanrıverdi ile birlikte hatıralarını yayınladığınız Aşçı Dede kimdir biraz bahseder misiniz?

KOÇ: Onu kâh Kasımpaşa mevlevîhanesinde daha ilk semahına çıkarken duyduğu heyecan, kâh Muradiye medresesi adap ve erkanı içinde görürüz. O Bazen Nakşî, bazen Kadirî, bazen Şemsî Tebrizî’dir. İstanbul’da doğup büyüdü, Şam coğrafyasında Halidî şeyhleriyle hemhal oldu, devrinin kutuplarına sımsıkı yapıştı ve gerektiğinde Rus-Japon harbine manevî kumandanlık etti. Şiir söyledi, parasız kaldı, seyr-u seferler içerisinde aşık bir adamdır o. Mecazi aşkın bütün cephelerini de gösterirken hakiki aşkı İstanbul Türkçesiyle anlatır. Balzac 19. yy Fransız İmparatorluğu için ne ise; Aşçı Dede de bizim için odur.

SOLAK: Bu eserin bugünkü kültür hayatımız için önemi nedir?

KOÇ: 1829-1906 arasına sığdırılmış ihtişamlı bir hayatı anlatır. Rafine edilmiş bir kültürün hazmedilmemiş halidir Aşçı Dede. Dönem sanki onunla ete kemiğe bürünmüştür. Mazbut bir mimarın İstanbul Türkçesinde hayat bulan, geçmişin bir yığın cephesini ele veren hatıralarıdır. Aşçı Dede dediğimizde, 19. yüzyılın bütün cephesiyle, en ziyade de bir dervişin iç dünyasıyla, gözyaşlarıyla örülmüş, hatıratından bahsediyoruz. Öyle bir hatırat ki, imparatorluğu içerden kavrayabiliyoruz. Artık bir teşkilat, seferler tarihiyle karşı karşıya değiliz. İnsan manzaralarıyla, tekkedeki postta postnişini, keşifler yapan kutupları dinleyebiliyoruz. Okuyucusunu kaf dağına yükselten zümrüd-ü ankâ misali… Eser bütün bir şarkın mirasıdır. Etnik değil, billurlaşmış bir yapısı vardır. Bir bakıma da Batıdaki geniş anlamda roman tanımına karşı çıkmıyorsak, roman kültürüne dahil edebiliriz; çünkü uslûp roman uslûbudur.

İKİ YENİ ESER
Bu röportajın yapıldığı günlerde Mustafa Koç’un iki yeni kitabı yayınlandı.
İlki Kınalızade Ali Çelebi’nin Ahlak-ı Alai adlı eseri. Eser 16. yy Osmanlı kültür hayatında olumlu izler bırakmış, Kınalızade ailesinin önemli temsilcileriden biri olan Ali Çelebi’ye aittir. Bu eserde şahsi ahlaktan, devlet yönetme adabına, dünyevî ahlaktan uhrevî mesuliyete kadar bir yığın mevzuu derinlemesine ve doyurucu olarak işlenir.
İkincisi Feraizcizade’nin Türk dili üzerine yaptığı Persenk adlı çalışmadır. Ferazicizade eski imlanın muhafazakar yapısını kırarak, söyleyişi imlaya hakim kılmaya çalışır. Türk dil tarihini kendince işleyen ilk yerli Türkolog olan Feraizcizade bu kitapta Türk dil devrimiyle yapılan değişikliklerin ve yeniliklerin daha önce tartışılmış ve pratiği yapılmış olduğunu gösterir.

www.sanatalemi.net


 Okunma Sayısı : 1306         05 Nisan 2008