Abdullah Uçman ile hasbıhal
Bugünlerde 3F Yayınevi tarafından çok önemli bir eser yayımlandı. Sultan Murad Han’ın oğluna hitaben söylediği öğütleri, “Fatih Sultan Mehmed Han’a Nasihatler” adıyla kültür hayatımıza kazandırıldı. Bu eseri yayıma hazırlayan, yeni Türk edebiyatı sahasındaki kıymetli eserleriyle tanınan Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Abdullah Uçman. Prof. Uçman ile, eser çerçevesinde yaptığımız konuşmayı sizlere sunuyoruz.

SORU: Sayın hocam, sizin gerek edebiyat gerekse de kültür tarihimizin farklı veçhelerini aydınlatan çalışmalarınız var. Vaktiyle sizi bu eseri hazırlamaya iten sebep neydi?

UÇMAN: 70’li yıllarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde talebe iken, sadece çağdaş edebiyatla değil, aynı zamanda kültür tarihimize de ilgi duyan bir arkadaş grubunun içindeydim. Bu arkadaş grubuyla o yıllarda kültür ve edebiyat hayatımızın gündeminde olan meselâ Kemal Tahir’in, Cemil Meriç’in, Şerif Mardin’in, A. H. Tanpınar’ın, Necip Fazıl’ın, Nurettin Topçu’nun, Mehmet Kaplan’ın, Sabri Ülgener’in, Erol Güngör’ün eserlerini okuyor, kendi aramızda onların görüşleri üzerinde zaman zaman tartışıyorduk. Yine o yıllarda gündemde olan ATÜT’ü (Asya Tipi Üretim Tarzı), birçok genç gibi ben de merak etmiş ve bu çerçevede İdris Küçükömer’in, Sencer Divitçioğlu’nun, Niyazi Berkes’in, İsmail Cem’in, Doğan Avcıoğlu’nun ve Mustafa Akdağ’ın konuyla ilgili kitaplarını okumuştum. Sanıyorum böyle bir hava içerisinde, bir aralık, söz konusu bu eserlerde de sözü edilen “Siyasetnâme” adı verilen eserlere ilgi duymuştum (Bu konuda özellikle Sabri Ülgener’in İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri’ni anmak isterim). Meselâ yine o yıllarda yayımlanan ve yayımlandığında büyük gürültüler koparan Kemal Tahir’in Devlet Ana adlı eseri bir romandır ama, Osmanlı ahî geleneğinden, lonca teşkilâtından ve Osmanlı iktisadî sisteminin temel yapısından haberdar değilseniz, bu roman sizin için fazla bir şey ifade etmez. Belki biraz da bunun için o yıllarda Osmanlı iktisat tarihine ilgi duymuştum. Hattâ Fatih Sultan Mehmed’e Nasihatlar’dan önce yine Tercüman 1001 Temel Eser serisinde 72 numara ile basılan Koca Sekbanbaşı Risalesi adlı, Yeniçeri ordusuna karşı Nizâm-ı Cedîd’i savunan bir eser daha hazırlamıştım. İşte o sırada bir gün fakültede rahmetli Mehmed Çavuşoğlu’nun odasında bir konuşma sırasında merhum hocam Âmil Çelebioğlu’ndan böyle bir eserin varlığından haberdar oldum. Bunun üzerine gidip Nuruosmaniye Kütüphanesi’ndeki yazma nüshayı çıkartıp okudum; ilgimi çekti ve o sırada 1001 Temel Eser serisinin başında bulunan rahmetli Mustafa Necati Sepetçioğlu’na böyle bir eserden bahsettim. Hazırlarsam bunu memnuniyetle basacağını söyledi; hattâ mikrofilmini çektirdi ve ben de oturup hazırladım; böylece bu eser 1975 yılında Tercüman 1001 Temel Eser serisinin 76 numaralı kitabı olarak yayımlandı. İşte kitabın otuz yıl önceki macerası kısaca budur.

SORU: Padişahların oğullarına nasihatları içinde özellikle Osman Gazi’nin, oğlu Orhan Gazi’ye nasihatlarını anımsıyoruz. Buradan hareketle Türk devlet geleneğinde bir nasihat kültüründen söz etmek mümkün müdür?

UÇMAN: Elbette mümkündür; böyle bir gelenek bizim kültürümüzde ta başından beri mevcuttur. Bu tür ahlâkî nitelikteki eserlere kültür tarihimizde “nasihatnâme” ya da yaygın olarak “siyasetnâme” adı veriliyor (Bu konuda Agâh Sırrı Levend’in “Siyasetnâmeler” adlı hacimli bir makalesi vardır). Bildiğim kadarıyla bu gelenek Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme adlı meşhur eseriyle başlıyor, Osmanlılarda devam ediyor. Eskiden adalet saltanatın esası sayılır; saltanat makamına geçecek kimselerde önce bu nitelik, ondan sonra da yiğitlik ve cömertlik gibi vasıflar aranırdı. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme döneminde bu tür eserlerin sayısında bir artış görülür. Meselâ Sultan IV. Murad’a sunulan Koçi Bey Risalesi, Müteferrika İbrahim Efendi’nin kaleme aldığı Usûlü’l-hikem fî nizâmi’l-ümem bu tarz eserlerin akla ilk gelenleridir.
Elbette güngörmüş, tecrübeli devlet adamları bilgi, tecrübe ve deneyimlerini kendilerinden sonra gelen, yöneticiliğe aday genç nesillere aktarmak için böyle bir yol tutmuşlardır. Bunun için fikir ve kalem erbabı, sultanlara ve vezirlere memleket yönetimi konusunda neler yapmaları gerektiği; halka, askere ne yolda davranılması icab ettiği, savaşta zafere nasıl ulaşılabileceği hususunda öğütler vermişlerdir.

SORU: Eserin dilinin çok temiz ve yalın olması 16.yy. metinleri içinde eseri dikkat çekici bir yere oturtuyor ve bu eserin bir saray mütercimi tarafından tercüme edilip Kanunî’ye sunulması 16.yy’da sarayda konuşulan dil hakkında bu eseri bir vesika addetmemizi düşündürebilir mi?

UÇMAN: Türk dili tarihiyle meşgul olanların çok iyi bileceği gibi, XIV. ve XV. hattâ XVI. yüzyılın başlarında Türk yazı dili oldukça sade ve anlaşılır bir dildir. Ne olmuşsa XVI. yüzyılın ikinci yarısıyla XVII. yüzyılda oluyor ve o güzelim Türkçe hızla Arapça ve Farsça’dan alınma kelimelerle 4’lü, 5’li terkipler hâlinde, nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılamayacak kadar uzun ve ağdalı bir hâle geliyor. Her devirde konuşma dili ile yazı dili birbirinden farklıdır. Kâtip Çelebi evinde, çarşıda ya da medresede eşi-dostu ve talebeleriyle konuşurken Cihannümâ’daki ifadelerle konuşmuyordu herhalde. Yani bir edebî eser veya bir ilmî eser ele güne çıkacak bir hâle getirilirken, tabiî biraz süsleniyordu. Ama iş zamanla öyle bir hâle geldi ki, Ziya Paşa’nın yıllar sonra “Şiir ve İnşâ” makalesinde haklı olarak şikâyet ettiği gibi, bir yanınızda Farsça, diğer yanınızda Arapça bir lugat bulunmadığı ve ikide birde lugatlara bakmadan özellikle mensur eserlerden hemen hiçbir şey anlaşılamayacağını yazmaktadır ki, doğrudur. Hakikaten XVI. ve XVII. yüzyılın üslûp şaheseri kabul edilen Veysî’nin, Negisî’nin münşeatlarını açıp okumaya çalışın, Ziya Paşa’ya yerden göğe kadar hak verirsiniz. Yukarıda da söylediğim gibi, bu adamlar evde, sokakta kesinlikle bu dille konuşmuyorlardı.
Esasında bu metin de çok sade bir metin sayılamaz; hattâ bunun için kitabın sonuna bir lügatçe ilâve etme ihtiyacını duydum. Bundan bir asır önceye gidelim, meselâ Eşrefoğlu Rûmî’nin Müzekki’n-nüfûs adlı mensur eseri buna göre çok daha sade ve kolayca anlaşılabilen bir dille kaleme alınmıştır.

SORU: Metindeki ahlâkî umdelere baktığımızda Sultan Murad’ın derin bir ahlâk felsefesine ve hayat tecrübesine sahip olduğunu görüyoruz. Fatih’in hayatı nazar-ı dikkate alındığında 2. Murad’ın tasvir etmeye çalıştığı erdemli insan sûretini Fatih’in sîretinde bulabilir miyiz?

UÇMAN: Elbette bulabiliriz. Özellikle kuruluş döneminde Osmanlı şehzadeleri Amasya, Manisa veya Trabzon gibi vilâyetlerde devrin tanınmış bir müderrisin yanına veriliyor ve onun terbiyesi altında yetiştiriliyordu. Biliyorsunuz Hacı Bayram Velî’nin halîfesi Akşemseddin, Fâtih Sultan Mehmed’in hocasıdır. Akşemseddin, hem büyük bir âlim ve müderris, hem de evliyaullahtan bir zat. İstanbul’un fethi sırasında mânevî bir keşifle Ebû Eyyub el-Ensârî’nin kabrini buluyor. Yavuz Sultan Selim’in hocası, ünlü Tâcü’t-tevârih müellifi Hoca Sadeddin Efendi. Fâtih Sultan Mehmed, çağ açıp çağ kapatan büyük bir cihangîr. Ama hayatı sadece at sırtında kılıç sallayarak geçmiyor Fâtih’in. Zaman zaman Galata’da rastladığı Rum dilberlerine gönlünü kaptıran, Avnî mahlâsıyla bir divanı dolduracak kadar güzel şiirler yazan bir şair. İşte şiirlerinden bir kıt’a:


Sevdin ol dilberi söz eslemedin vây gönül

Eyledin kendüzini âleme rüsvây gönül

Sana cevr eylemede kılmaz o pervây gönül

Cevre sabr eylemezsin nideyin hây gönül

Gönül eyvây gönül vay gönül eyvây gönül

Dolayısıyla, babası Sultan Murad’ın idealize ettiği erdemli insan tipi her yönüyle çağ açıp çağ kapatan Fâtih Sultan Mehmed’de fazlasıyla tecellî ettiğini görüyoruz.


SORU: Bu eser 2. Murad ve Fatih hakkında ne gibi yeni bilgiler elde etmemizi sağlıyor?

UÇMAN: Bu konuda ben değil de tarihçiler herhalde daha isabetli değerlendirmeler yapabilirler. Ama sadece şunu söylemek istiyorum: Yıllar önce, dünya çapında büyük tarihçimiz Prof. Halil İnalcık’ın İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Murad II” (C. VIII, İstanbul 1970, s. 609) maddesinde, Sultan Murad’ın “aşırı derecede eğlenceye ve işrete düşkünlüğünden” bahsedilmektedir ki, sanıyorum bu eser ışığında bu ve buna benzer hükümlerin tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca bu eser bize, cihan fâtihi Fâtih Sultan Mehmed’in nasıl yetiştirildiğini göstermesi bakımından da büyük bir önem taşımaktadır.
Meselâ Sultan Murad’ın o meşhur: “Padişahlar ellerinde terazi tutmuş kimselere benzerler. Asıl padişah odur ki, elindeki teraziyi doğru tuta!” sözü, bugün için bile geçerliliğini koruyan çok önemli bir ölçüdür.


SORU: Bu kitapta II. Murad’ın şehzadesi Fatih’e nasihatlarını okuyunca bir babanın oğluna değil de handiyse postuna oturmuş bir şeyhin müridine hikmetli sözler söylediği bir tablo canlanıyor insanın hayalhanesinde. II. Murad’ın bu hikmet-âmiz nasihatlarını hayat tecrübesine mi bağlamalıyız?

UÇMAN: Sultan Murad’ın da, Fâtih Sultan Mehmed’in de tasavvuftan nasibi olduğunu tarihî kaynaklar bize bildiriyor. Lâ’lizâde Abdülbâki’nin Sergüzeşt’inde anlatıldığına göre, bir dedikodu üzerine Hacı Bayram Velî, kalkar Ankara’dan Edirne sarayına Sultan Murad’ın yanına gelir. Bir müddet Edirne’de kalır ve irşadda bulunur; Eski Cami’de halka va’z u nasihat eder; görevini tamamladıktan sonra Gelibolu yoluyla tekrar Ankara’ya döner. Fâtih’le aynı dönemde İznik’te yaşayan Eşrefoğlu Rûmî’nin menâkıbnâmesinde de, Fâtih’le ilgili ilginç menkıbeler yer almaktadır. Yani baba da, oğul da tasavvufla ilgili. Hattâ biliyorsunuz Fâtih’in oğlu Bâyezid-i Velî’dir. Bir de Fâtih’in büyüklüğünü anlamak için Nâmık Kemal’in Devr-i İstilâ’sı ile Abdülhak Hâmid’in meşhur “Merkad-i Fâtih’i Ziyâret” manzumesini okumak gerekir.

SORU: Özellikle daha dar bir gelecek zaman diliminde düşündüğümüzde -önümüzdeki seçimleri de göz önüne alırsak- II. Murad yüzyıllar öncesinden bize ve devleti yönetmeye aday siyasetçilere devlet yönetimi hakkında ne gibi öğütler veriyor?

UÇMAN: Sultan II. Murad, yüzyıllar öncesinden devleti yönetmeye talip olanlara öncelikle âdil olmalarını, doğruluk ve dürüstlüğü tavsiye etmektedir. Ama biliyorsunuz uzunca bir zamandır bizde siyaset Makyavelizm olarak algılanıyor ve öyle uygulanıyor. Dün bir şeye “ak” diyenler, bugün gözünü kırpmadan “kara” diyebiliyorlar. Oy uğruna, iktidara gelebilmek uğruna çevirmedikleri dolap kalmıyor. Ülkemizde birçok şey gibi siyasetin de böylesine tefessüh ettiği bir zamanda devleti yönetmeye talip birileri bu kitabı alıp okurlarsa, belki bugünlere nereden ve nasıl geldiğimizi, kimlerin torunları olduğumuzu fark edebilirler.
Tarihî hadiseyi herhalde biliyorsunuz: Sultan II. Murad hayatının son yıllarını sulh ve sükûn içinde Manisa’da geçirmek üzere tahtını henüz on iki yaşlarındaki şehzadesi Mehmed’e bırakır. Bunu fırsat bilen Haçlılar büyük bir orduyla Osmanlı topraklarına hücum edince; genç padişah babasına gönderdiği fermanda: “Saltanat kendisine ait ise düşmanı karşılamak farzdır; yok eğer bize ait ise emrimize itaat şarttır!” deyince, Sultan Murad Edirne’de toplanan Osmanlı ordusunun başına geçer ve Varna Meydan Muharebesi’ni kazanır.
İşte tek başına bu olay bile, ecdadımızın devlet ve millet için büyük fedakârlık ve feragatta bulunabildiklerini gösteren dikkate değer bir örnektir. Günümüzün politikacıları ise, oturdukları koltuğu bırakmamak için âdeta kendilerini oraya zincirle bağlıyorlar! İşte aradaki fark!

Zaman ayırdığınız ve böyle önemli bir kitabı kültür hayatımıza kazandırdığınız için çok teşekkürler…

İsteme adresi:
3F Yayınevi: 0 (212) 5263066, www.3fyayinevi.com, 3f@3fyayinevi.com
www.sanatalemi.net


 Okunma Sayısı : 1068         05 Nisan 2008