Mehmet Nuri PARMAKSIZ
Şair - Yazar - İLESAM Genel Başkanı
ANA SAYFA
HAKKIMDA
ÖZGEÇMİŞ
BIOGRAPHY
ESERLERİ
KİTAPLAR
Dinle Kuşların Sesini
Türk Birliğinin Mümkün Yolları
Karanlıkta Bir Işık (A Light in the Darkness)
Şiir-Kültür ve Edebiyata Dâir Denemeler
Süveyda'ya Mektuplar
Kelebek Ömrü
Mahşerin Esrarı
Mahşerin Galibi
Sükûtun Kalbinde
Aşkın Kıyametinde...
Hasretin Narında...
Bencileyin Sözler
Bencileyin Sözler II
Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği
Mahşere Dek
Hasretin Gizi
Hasret, Aşk ve Sükût
Güzide Taranoğlu'nun Yayımlanmamış Mektupları
Gülpınar Dergisi (İnceleme-İndeks)
Eşqde Mecnun Ağlı
Türkiye'de ve Dünyada Telif Hakları
Mogan Şiir Akşamları 2008
Mogan Şiir Akşamları
Anne Konulu Şiirlerden Şeçmeler
ETKİNLİKLER
E-KARTLAR
MEDYA
RESİM GALERİSİ
VİDEO GALERİSİ
İLETİŞİM
Kutlu yolun güzel yolcusuna veda... Mehmet Nuri Yardım
/
BİRİKİM AĞACI
Kutlu yolun güzel yolcusuna veda...
Mehmet Nuri Yardım
Akşam vaktiydi. Edebiyat öğretmeni, yazar ve bir çok hayırlı hizmetin omuzlayıcısı Asım Gültekin kardeşimi telefonla aramıştım. Yılın Öğretmeni seçilmişti, onu tebrik edecektim. Daha kutlamaya fırsat vermeden acı haberi verdi: “Dilâver Bey’i kaybettik ağabey” dedi. “Ne?...” demeye fırsat kalmadan, “Oğlu Çağrı’yla beraberdik. Az önce o da hastaneye gitti...” diye de devam etti.
Dilâver Cebeci... Özümüzün, sözümüzün, ülkemin, Türkiye’min şairi... Yine de siteye haberi koyamadım, ilk haberi ben vermek istemedim, ilk acıyı tattırmak kolay değil bilirsiniz... Sevimli bir tarafı yok üstelik, müjde vermiyorsunuz, hüznü yayıyorsunuz. Haber sitelerine baktım, yok... Televizyonlar bahsetmiyor... Belki de yanlış bilgidir diyerek kendimi teselli ettim... Emin olmak istedim. Evi aradım cevap vermiyor, Çağrı’yı aradım. O’nun da telefonu kapalı. Allah’tan az sonra kendisi aradı ve acı gerçeği teyit etti. “Evet ağabey, babamı kaybettik...” Ne denir, ne diyebilirdim ki... Rahmet niyazında bulunmaktan, sabır dilemekten başka... Evet yapacak şeyler var, işte tam bu sıralarda boş durmamak lâzım. Öncelikle sitemize haberi yazmak lâzımdı. Duyuru ile yetinilmez. Sonra ayrıntılı bilgi aldım Çağrı’dan. Dilâver Beyle zaman zaman görüşen en yakınlarından birkaç dostumu aradım, onları da acıya garkettim. Muhsin Karabay, Olcay Yazıcı, Cafer Vayni... Sonra iki üç gazeteyi aradım. Bütün gazete, radyo ve televizyonları tek tek aramak zor, üstelik evde telefonları yok. İyisi mi Anadolu Ajansı’na haber vereyim dedim. Ankara’yı Genel Müdürlüğü aradım ve üzücü haberden onları da haberdar ettim. İlgilendiler ve haberi bütün basın yayın organlarına geçip Türkiye’ye elim kaybı duyurdular.
Hani hep öyle olur ya, bir film şeridi geçmeye başlar önünüzden... Yaşanmışlıklar, hâtıralar, anekdotlar, dostluklar… Benim de öyle oldu. Ne güzel bir hayat yaşamıştı Dilâver Bey. Bayburt’un bu asîl evlâdı, milletinin sevgilisi olmuştu. Şerefli, seviyeli ve mübarek bir ömür sürmüştü... Türklerin ve Müslümanların mustarip adamıydı. Bir ömre mal olan şiirler, yazılar, araştırmalar... Hoca, ağabey ve iyi bir şair olmak kolay değildi...
Bu akşam Edirne seyahatimi yazacaktım oysa. Onun başlattığı “Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi” üslûbuyla bazı satırlar karalayacaktım... Bursa gezisiyle ilgili yazımı okuyanlar yine benzer bir yazı beklediler benden, özellikle istediler... “Geziye katılamayacağız ama lütfen orayla ilgili yazını Nasiruddin Sabrî imzasıyla yazıver... Okuyalım” dediler... Tasarlamıştım, notlar da almıştım, ama hayır artık yazamayacağım.
Dilâver Cebeci’nin vefat ettiğini duyduğum andan itibaren içimi sarıveren hüzün bulutlarını dağıtamam artık. Tebessüm ettirecek satırları kaleme almam imkânsız... Hele o türde kendisini üstat kabul etmişsem, açtığı güzel yolu devam ettirmeyi hedeflemişsem, en azından şimdi yazamam... İlerde belki...
1980’li yıllarda şiiriyle duygulanır, mısralarıyla coşardık... Dilâver Cebeci’nin sanat edebiyat dergilerinde okuduğum şiirleri ve yazıları çok güzeldi. Türkçe’nin seçkin bir kalem ustasıydı. Dostluğumuz, Türkiye gazetesinde göreve başladığım 1985’te başladı. Tanıştık, onu çok sevdim. Çünkü o sağlam şahsiyetiyle bana Anadolu’nun gerçek temsilcilerinden biri gibi görünüyordu. Hele kışları kalpağını başına koyup da kültür sanat servisimize geldiği zaman Kafkaslar’dan aramıza karışmış bir Şeyh Şamil’i veya yakın komutanlarından birini hatırlatırdı. Dilâver Cebeci dost insandı. Afrası tafrası, yalanı riyası, alayişi nümayişi yoktu. Sevdiğini tam severdi, bağlandığını bırakmazdı.
Aynı gazetede yazıyorduk. Onun “Seyyahı Fakir Evliya Çelebi” başlığıyla kaleme aldığı ve Osmanlı Türkçesiyle kaleme aldığı yazılar diyebilirim ki gazetenin en çok okunan, en çok takip edilen yazılarıydı. Tiryakileri olmuştu bu köşenin, sıkı takipçileri gün begün artıyordu. Çünkü günlük olaylara da, siyasi hadiselere de ince bir mizahla yorumlar getiriyordu.
O hepimizi kahreden beyin kanamasını geçirdikten sonra Muhsin Karabay ile birlikte ziyaret etmiştik kendisini, Üsküdar’daki evdeydi... Daha çok Ayla Hanım’la sohbet etmiştik, Dilâver Bey zaman zaman konuşmuştu. Sonra bir mülâkat yaptım değerli eşiyle. Konuşturamadığımız Dilâver Bey’i en yakınından tanımaya ve tanıtmaya çalıştım.
Dilâver Cebeci’yi sevenler senelerdir kederliydi. Çünkü o artık hâfızasını büyük ölçüde kaybetmiş, zihnî melekelerini yitirmişti. En yakınlarını bile görüyor, ama tanıyamıyordu veya isimlerini hatırlayamıyordu. Fakat gönül almadan da duramıyordu. “Kusura kalma kardaş, seni tanıyorum, ama ismini çıkaramadım” deyip başını gösteriyor, rahatsızlığından dolayı unutkanlığını hatırlatıyordu. Bir çocuk masumiyeti, bir çocuk saffeti kaplamıştı yüzünü.
Arasıra Kubbealtı’na uğrardı. Oturur çay içer, sohbet ederdik. Yine kitap hazırlıyordu, yine çalışıyordu. Ama artık eski o haşmetli devirler, o şevk, o neşve yoktu. O velut, o azimli insan gitmiş, yerine daha mütevekkil, kalender, sessiz ve kaderci bir insan çıkagelmişti. Bazen de sevgili oğlu Çağrı refakat ederdi bu gezilere. Bilirdim ki ya Darüzziyafe’den gelmektedir veya buradan oraya gidecektir. Cağaloğlu’na artık eskisi gibi pek takılmıyordu. Evden çıkmışsa Darüzziyafe Müdürü Hayrettin Nuhoğlu Bey’le görüşecekti mutlaka. Orası onun ikinci mekânı, ikinci adresi olmuştu. En yakın dostu, sırdaşıydı Hayrettin Bey. Bir ara orada oturup konuştuk. Bir dosyası vardı, tarihle alakalı. Onun yayınlanması için bir gayretin içinde oldum, ama ne yazık ki muvaffak olamadım, yine de teşekkür etti, nezaketle “Sağolasın kardaş, sen elinden geleni yaptın, üzülme, gerisi takdirin işidir…” demişti. Hâlbuki Dilâver Cebeci gibi şair ve yazarların bütün yazdıkları beklememeli, kitaplaşmalıydı.
TAZİYELER HABERLER
İlk taziye mektubunu dost insan Sadettin ağabeyden aldım, ardından Anadolu’muzun kadirbilir insanları Semra-Yusuf Meral’den… İlk telefonu bugün Fırat Kızıltuğ ağabeyimiz açmıştı. “İçim yanıyor” diyordu. Meryem Aybike Sinan ise haberi benden aldı ve yıkıldı. Cafer Vayni’nin Yazarlar Birliği’nde düzenlediği toplantıda o da bir konuşma yapmıştı. İşte dün gelen o iki mektup:
Sevgili Mehmet Nuri kardeşim,
Dilâver'in vefat haberi, siteyi açar açmaz yüreğime bir hançer gibi
saplandı. Onun sevgisi müşterek sevgimiz, acısı elbette müşterek
acımızdır... Ailesine başsağlığı konusunda delaletlerinizi rica
ederken, merhuma gani rahmet ve mağfiret, Çağrı'ya ve size salih-uzun
ömürler diliyorum. Cümlemizin başı sağolsun...
Sadettin Kaplan
28.5.2008
Değerli Mehmet Nuri Bey, Türkiyem’in Şairi Dilâver Cebeci’nin vefatını, sitenizden ve şahıslarınızdan öğrenmiş bulunuyoruz. Allah sizlere ömürler versin, başınız; Türkiyem’in, Türkiyemizin, başı sağ olsun!… Selâm ve saygılarımızla…
Semra – Yusuf Meral.
Bilmiyorum ben mi yanlış düşünüyorum veya çok mu hissi bakıyorum. Ama duyarsız bir toplum olup çıktık. Gündemimizi başka şeyler işgal ediyor. Çok özendiğimiz Batıda Dilâver Cebeci ayarında bir şair – yazar ölseydi mutlaka gazetelerin birinci sayfalarında, televizyonların ana haber bültenlerinde yer alırdı. Hatta altyazı geçerlerdi. Galiba bunu göremeyeceğiz ve ben bu umutla, bu hasretle, bu hayalle yaşayıp gideceğim…
Gazetelere bakıyorum. Çok tirajlı olanların zaten öyle bir derdi olmaz. Birisinde kısaca var. Şairimizin ruh dünyasına, fikir âlemine yakın olan gazetelerde bile içerde ve küçük olarak yer almış haber. Ne olur, birinci sayfalarında küçük bir resimle verselerdi… Böyle bir sağlam şuurla hareket etselerdi… Hayır hayır, biz bunu boşuna bekleyeceğiz. Bir gazeteci olarak birinci sayfalara bakıyorum. Bir değerlendirme yapmaya çalışıyorum. Çoğu sun’i gündem ürünü haber ve yorumlar. Dilâver Cebeci’nin vefat haberi ise iç sayfalarda ve küçücük yer almış, dikkat çekmesi mümkün değil…
Bir millet edebiyatıyla, kültürüyle, ilmiyle, irfanıyla ayakta durur, geleceğe koşar. Biz büyük bir millet olmak istiyorsak, geçmişteki ihtişamı yakalamayı diliyorsak yazarlarımıza, şairlerimize, sanatkârlarımıza değer vermek zorundayız. Bugün Mehmet Âkif’i, Necip Fazıl’ı anıyoruz, onlarla övünç duyuyoruz. Ama yarın da Dilâver Cebeci’lere dönüp bakacağız, eserlerine yöneleceğiz. Kim bilir, belki de o günlerden bugünlere dönüp baktığımızda bu duyarsızlığımız, ilgisizliğimiz yüzünden utanç duyacağız.
Geçen hafta Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKAKER) yöneticileri olarak toplantıda konuştuk. Erdem Bayazıt’ı ve Dilâver Cebeci’yi ziyaret etmeyi kararlaştırdık. Şerif Aydemir, Bestami Yazgan, Yusuf Dursun ve Nidayi Sevim… Hazırlık yaptık, randevuyu ben alacaktım. Ama Çağrı ile konuştuğumda bunun mümkün olamayacağını öğrendim. Çünkü henüz kendisine gelememişti. Şuuru yerinde değildi. Ziyareti erteledik. Artık inşallah asıl dünyada görüşmek nasip olur Dilâver Ağam’la…
Dilâver Cebeci soylu bir aydın, halis bir münevver, imanlı kalbi vatan, bayrak ve millet sevgisiyle dolu bir gerçek sanatkârdı, Gönlü yüce, hedefi ulu bir şairdi. O görevini yaptı, ömrünü hayırlı işlerle geçirdi. Talebe yetiştirdi, eser verdi, hayırlı evlat yetiştirdi. Ve vazifesini tamamlayıp terhis teskeresini aldı. Çok inançlı olduğunu bildiğim Cebeci ailesine, sabırlar diliyorum. Ne mutlu ona, onun gibi yaşayanlara, onun gibi idealist olanlara… Allah’tan rahmet diliyorum kendisine. Kabri nûr, mekânı cennet olsun. “Sitâre”ler nur olup aksın ardından.
Bu yazıyı onun “Ve Hüvel Baki” şiiriyle taçlandırmak istiyorum. Vefa dağıydı Dilâver Cebeci ve Destan Şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Hakka yürüyüşünün ardından aşağıdaki şiiri yazmıştı. Şimdi nöbet devri sizde ey şairler! Günümüzün “Genç Osman”ı Dilâver Cebeci sevgisiyle donansın mısralarınız, bekliyoruz, okuyacağız:
“Aylardan Ağustos, günlerden Cuma”
Geldi “ircî” emri açıldı semâ,
Şâir veda etti iklim-i Rum’a,
Döğünsün destanlar, ağlasın şiir,
Allah Kadîm, Allah Bâkî, Allah bir.
Ağdı ta göklere niyazım, gitti!
Yıldırımlar düştü, Niyazim gitti!
Hâlim, istikbâlim ve mâzim gitti!
Âgah ol İstanbul, uyan ey şehir!
Allah Kadîm, Allah Bâkî, Allah bir.
Gitti, som altundan zaferler vardı
Yedi kat mehterli seferler vardı
Âdem ejderhası ne erler vardı
Ölüm sonsuzluğa akan bir nehir,
Allah Kadîm, Allah Bâkî, Allah bir.
Cennette şölen var, burada elem,
“Destanlar Burcu”nda sızlasın alem.
Ey mübarek kâğıt, yeminli kalem!
Fâtiha okuyun, getirin tekbir
Allah Kadîm, Allah Bâkî, Allah bir.
Mehterbaşı has dur, geçen Genç Osman!
Dilimin bahtını açan Genç Osman!
Fânilik mülkünden göçen Genç Osman,
Gel beni teskin et, gülbank çeken pîr!
Allah Kadîm, Allah Bâkî, Allah bir.
www.sanatalemi.net
Okunma Sayısı :
1101
31 Mayıs 2008