Mehmet Nuri PARMAKSIZ
Şair - Yazar - İLESAM Genel Başkanı
ANA SAYFA
HAKKIMDA
ÖZGEÇMİŞ
BIOGRAPHY
ESERLERİ
KİTAPLAR
Dinle Kuşların Sesini
Türk Birliğinin Mümkün Yolları
Karanlıkta Bir Işık (A Light in the Darkness)
Şiir-Kültür ve Edebiyata Dâir Denemeler
Süveyda'ya Mektuplar
Kelebek Ömrü
Mahşerin Esrarı
Mahşerin Galibi
Sükûtun Kalbinde
Aşkın Kıyametinde...
Hasretin Narında...
Bencileyin Sözler
Bencileyin Sözler II
Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği
Mahşere Dek
Hasretin Gizi
Hasret, Aşk ve Sükût
Güzide Taranoğlu'nun Yayımlanmamış Mektupları
Gülpınar Dergisi (İnceleme-İndeks)
Eşqde Mecnun Ağlı
Türkiye'de ve Dünyada Telif Hakları
Mogan Şiir Akşamları 2008
Mogan Şiir Akşamları
Anne Konulu Şiirlerden Şeçmeler
ETKİNLİKLER
E-KARTLAR
MEDYA
RESİM GALERİSİ
VİDEO GALERİSİ
İLETİŞİM
DİLİN BAĞIMSIZLIĞI VE ŞİİRİN GÜCÜ-Prof. Dr. Sadık TURAL
/
BİRİKİM AĞACI
DİLİN BAĞIMSIZLIĞI VE ŞİİRİN GÜCÜ
Prof. Dr. Sadık TURAL*
Değerli Salihli Belediye Başkanı,
Bencileyin Konuk, Değerli Simav Kaymakamı,
Değerli Şairler,
Değerli Dinleyenler,
Dil, düşüncenin tohumu, duygunun mayası, hayalin biçimlendiricisi, ifadenin aracıdır.
İfade kelimesi tek başına dilin işlevinin anlam yükünü taşımıyor görünebilir. İfade kavramı, başkasına ulaştırmak ihtiyacı duyduğumuz, söyleme veya yazma niyetiyle oluşturduğumuz anlamlı söz birliklerinin adıdır.
İnsan, anlatma ihtiyacını, söze döküldüğü noktadan başlayarak şiir olan ve şiir olmayan halinde iki bölüme ayırabileceğimiz şekilde gideriyor.
Şiir, bilgilenme türü ve bilgilenişi anlatma ihtiyacının doğurduğu özel ifade…
Şiir nedir? Bu sorunun cevabını paylaştığımız kimselerin bilgi, görgü ve birikim seviyesi ne ise, ona göre konuşmak lazım. Burada, bu salonda, şiirle ilgili belli hazırlıkları ve şiire ait duyarlılıkları olan insanlar var. BİZİM ECE’nin etrafında toplanan yüksek duyarlılıklı insanların arkasında duran bütün aydınlara öncelikle teşekkür ederek sözlerime başlamış sayılmamı dileyerek ve bir tanım yaparak konuma yaklaşayım.
Çok ötelerden edinilmiş, aklı ve zekâyı aşan; ancak, her ikisinin de saygı duyduğu türden özel bilgiye şiir denir…
Şiir, sizin istediğiniz veya istemediğiniz, iradenizle arayıp bulduğunuz yahut hafızadaki bilgisayarınızdan özel olarak çağırdığınız bilgi değil… Aklımızın derinliklerinde, tecrübenin kazandırdığı yahut gözlemin doğurduğu veya bizzat yaşadığımız veyahut başkalarına ait olmak üzere işitip duyarlılığımızla, o bilgiye ortak olduğumuz noktada vücudumuzun bütünüyle başka bir iklime akıp, orada yoğunlaşıp daha sonra söze dökülmek ihtiyacıyla kıvranmamız sonunda oluşan ifade bütünlüğüne şiir denir. Tanım çok uzun oldu, kısa söyleyemez misin? diyorsunuz; sanki duyuyorum. Ah kolay olsaydı!
Şiir, bir bilgi türü, bir değerlendirme dünyası, bir anlaşma niyetli çığlık, üst dil aracılığıyla ulaşılan bir özel bilgiyi ahenkli bir biçimde paylaşma ihtiyacının sonucu olan söz bütünlüğüdür.
Bu noktada nazım ile şiir ayrılır; nazım, şiire benzer; ama, her zaman şiir olamayabilir. Şiir ise, kendine göre bir yürüyüşü (ritmi) ve uyumlaşmışlığı (armonisi) bulunduğu hâlde, nazım kavramıyla adlandırılması veya nitelenmesi yetersiz kalan bir özel bütünlük… Ahenk, ritmi ve armoniyi içinde taşıyabilen sözün musikiye yanaştırılması…
Şiirin ne olduğunun cevabını şimdilik bir kenara bırakalım; şair kime derler veya şair hangi çilenin insanıdır yahut neyi başarana şair denilmeli sorusunun cevabını arayalım:
Şair, şiir yazabilen ve şiir yazabildiğine kendisi inandığı gibi, bizi de inandırmış insanın unvanı. Şairler, tarihin ruhunu, toprağın ruhunu, atalarının ruhunu duyabilen meleklerin ve cinlerin fısıltılarına kulak kabartabilen, ulaşabildiklerini örtülü ve ahenkli bir mesajla anlatmak ihtiyacıyla üst dile uzanabilme bilinci taşıyan, eserleriyle kendilerine göre bir okuyucu kitlesi hatta daha ileri giderek bir şiir ümmeti kazanan söz ustalarıdır.
Şair, bizden biri olduğu halde genel nüfustan ayrı sayılması gereken, yüksek bir haberleşme derdine düşmüş, çığlığını eline, diline ve kalemine taşımış insan.
Bir dilin imkânlarına ait sözlük ülkesini adım adım dolaşmış, şiir denilen bilgi ve duygu ülkesinde yaşayıp ifade edilmesini gerekli saydığı bir dertle yanmış, kendisini, bizim adımıza yakmış insana şair denir. Bu kadar mı? Hayır…
Şair, sizin adınıza, dil bayrağının bağımsızlığına, dilin namusuna sahip çıkma derdine düşen, dilinizin bağımsızlığına ve namusuna bekçilik eden insanın unvanıdır.
Şairler, başka kültürlerin açtığı örtülü ve açık savaşta kendi kültürünü engin bir hoşgörü ve sıcak, tükenmez bir sevgiyle yaşatılması savaşında gönüllü birer kahraman, milletinin bütünlüğünün devamı, değerlerinin sevdirilerek sonraki nesillere aktarılması savaşının gazileri ve şehitleridir.
Bir dil, edebiyatta ve bilimde anlamlı ve başarılı şekilde kullanılıyorsa, bir kültürün dünya milletleri arasında yer ve ayrıcalıklı konum elde etmesini hazırlar. Kültürler arasındaki örtülü ve açık savaşı kimler yapar? Şairler ve bilginler…
Şiir, özel bir dünya; şiirin dünyasına girmek için, evvelâ kalbinizin kapısını açacaksınız. Kalbinin kapısını açma niyeti olmayan insanın şiirle ilişkisi olmaz.
Beden denilen biçim/form, dışarıdan uygulanan biçim/form bozucu aşırı uyarımlar (şiddet ve tazyik uygulamaları) karşısında sinir sistemi açısından ACI duyar. Bu acı, bu ızdırap, bu form bozulmasının verdiği aşırı rahatsızlık çeken durum çok önemli değil. Bir takım laboratuvar maddeleriyle bu acıları duymaz hale gelebilirsiniz. Hintli Brahmanların Asyalı uzak doğulu kamlık ve budacılık inançlıların, Türk sufîlerinin basit ve bayağı keyif ve hazları yerine bedenin zevk ve mutluluğu daha üst konum ve isteklere dönüştürmek için yaptıklarını hatırlayalım.
Nefis, kendi haz ve heveslerinin doğurduğu yöneliş ve uygulamalarıyla bedenine acı çektirir, zarar verir. Benlik ile kimlik sahibi olmak ve kalmak isteyen insanın yöneliş ve davranışları, hem ruha, hem akla, hem de bedene, bazen acı, bazen mutluluk veriyor. Bunların üçünün aynı anda mutlu olduğu ve hiç acı duymadığı gibi, pişman da olmadığı yöneliş ve davranış sayısı çok değil. Fizik beden adına keyif ve mutluluk arayışlarının sonucunda büyük ölçüde pişmanlık olduğunu bilen ruh, acı çekmektedir. Yanılgıları ve yanlışları kendisi ve başkasına makûl gösterme, ortak düşünceye uygunlaştırma başarısı gösteren akıl bile, çoğu zaman acı duyar. Acı duymamıza yol açan, uğrunda ızdırap çektirmiş varlık, durum, kişi ve olaylara yaklaşımımız, yorumumuz ve beklentimiz ile sonuca ilişkin değer yargımız ruh, beden, akıl dengesini korumayı zorlaştırıyor. Ruh, duygu, sezgi ve iman denilen biçimlendirici elemanlarının verdiği yönelişlere bağlı olarak ya acı çekiyor, ya mutlu oluyor. Beden, duyu organları ile beslenme ve cinsiyet organlarına bağlı salgılamaların türü ile yoğunluğu açılarından ya acı çekiyor, ya da mutlu oluyor. Akıl denilen güç ve işlev, problem çözebildiği, üstünlük kurabildiği, acizlik duymadığıdır, uyumlanma ve intibak başarısı gösterebilme ölçüsünde, acı çekiyor, mutlu oluyor.
Şair ise, kişi, topluluk ve ve toplum ölçeğinde hem bedenin, hem ruhun, hem aklın yaşadığı çoğunlukla acıları, hayret ve hayranlıkları nadiren sevinç ve mutlulukları anlatma ihtiyacı duyan insandır.
Şair, kişi topluluk ölçeğindeki benlik, kimlik sıkıntılarını, ruh, beden, akıl bunalımlarını, öncelikle millî, sonra beşeri ölçekli bir ifade kalıbına taşıyabilen kişidir.
İnsanların çoğunluğu, dört mevsimi on iki ay içinde yaşar; şair beşinci mevsimi tanımış bulunmanın, şair, beden kafesinin dışındaki aylara ve yıllara uzanabilmiş olmanın özlem, haz ve elemlerini, onu anlayacaklara ahenkli bir şekilde söyleyen BEN’iyle BİZ’e seslenendir.
Sevme ve sevilme, özleme ve özlenme duygu ve düşüncesine bağlı acıları, beklentimize ait yürekli bir şekilde anlatma ihtiyacı duyana şair, bunun yansıdığı özel ifadeli, ahenkli dil birliğine şiir denilebilir. Gerçekten sevmemiş, sevilmemiş, özlemiş, özlenmemiş, bu duyguların ve düşüncelerin ACISIYLA gerçekten samimi fakat örtülenmiş bir ifadeyle anlatmak ihtiyacı duymamış insanlar yok mu? Var… Onlara da söyleyelim: Şiirden size ne, musikiden size ne! Siz kendinizi sayıklayın, kendinizi yüceltin veya kendinize acıyın; kendinizi sayıklarken, başkalarını gözlemlemek ve konuşmak ihtiyacını tatmin edin, geçici olanla, yüzeyde olanla avunun. Ruhunuzun yoğun duyguyu tanımayışını fark ederek şiir sevenlerden uzak durun…
Şiirin oluştuğu rahme düşen ilk uyarım, ilk öge, duygudur.
Duygu nedir? Duygu… Kalbimizi sıkıştıran, tıp kelimesiyle söyleyeyim, kalbi saran koroner damarları, incecik damarları büzüp büzüp bırakan, kalp atışlarını değiştirip beynimizdeki salgı merkezlerinin her türlüsünü harekete geçiren hâlin adına duygu denir. Şiir denilen varlığa dönüşecek olan cenini oluşturan, duygu… İnsanı evire çevire bir örsün altında bir çekiçle döve döve biçimlendiren hâlin adına duygu denir: Sevgi, şefkat, merhamet, nefret, özlem v.s. bunlar duygu…
Sonra akıl… Akıl, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, uzak ile yakın, haklı ile haksız, vesselam farklı olanın yahut aynı olanın farklılığına yahut aynılığını kavrayıp yanlışsız biçimde hükme bağlama gücü, karar verip davranış gösterebilme başarısı…
Sonra hayal… Kapadıkça gözünüzü, göz kapaklarınızın arkasındaki dünyayı yeni baştan, fakat az çok farklı biçimde görüyor olmanın adı hayaldir. Hayal etme, bir insanın iç dünyasına taşınmış fotoğraflardır dense de olur.
Hayal, rüyaya benzer; ama rüya denen olgu, oluşum biçimi, etkisi ve anlamı bakımından hayalden daha karmaşık bir gerçeğimsi âlem…
Şiirin üç yanı, üç yönü, üç temeli var: Birincisi duygu, ikincisi akıl ve fikir, üçüncüsü hayal… Bunların her birini bütünleştirilmiş konuma taşıyarak âhenkli biçimde söze dökeceksiniz; şiir, bu ögelerin en uygun ölçülerdeki bileşiminin seçkin kelimelerle ifadesidir.
Şiir, akıl veya bilim değildir; ama akılsızdan da şair olmaz; bilimle de anlaşılır kılınmalı… İdeolojinin çığırtkanı, ideolojinin kuklası olan, bildiriye dönüşme eğilimi gösteren ahenkli ve güzel gibi görünen söz birlikleri şiir sayılmamalı…
Şiir, insanın yaradılışının ve benzeşirliğinin sırrını çözme uğrunda, aklın, duygu, hayal ve sezgide yıkanarak kullanılmasıyönündeki yüksek iletişimdir.
Sevgili Şairler,
Değerli Dinleyenler,
Şiir, duygu temelinde varlık kazanıyor; ama duygu selinde boğulan insandan şair olmaz. Şiir, duyguların kabarıp coşkunluğu sonunda değil, imbiklenmiş, ortaklaşalığa taşınmışlığın sonucunda oluşan uyarımların ürünüdür. Şiir, hayal ile bezenir, süslenir ve hayalimizi besler; ama akıl hastanesinde tedavi gören insanların, zaman zaman insanı hayrete düşüren çılgın hayalleri şiir değildir.
Şiir, duygu, düşünce ve hayalin günlük dilin imkânlarının üstünde bir ifade kalıbına dökülmesidir. Şiir, dilin duygu, düşünce ve hayal imliğinden geçirilip ahenkli olması da sağlanarak damıtılmış ve örtülendirilmiş ifadeye dönüştürülmesidir. Şiir, rüyaya benzer, rüya değildir; hülyaya benzer, hülya değildir; şiir musiki ile çok benzeşir fakat musiki, şiir değildir, şiir de musikiye indirgenemez. Bu üç kavram ile şiirin benzeştiği, mutlak ortaklık sayabileceğimiz noktası ise, dördünde de insanın, aklı bir kenara bırakarak duygunun egemen olduğu bir iklimde, özel bilgilerin elinden tutmayı denemesidir.
Bakın Elazığlı şair ne diyor: “Yüzünde göz izi var sana kim baktı yârim.”
Bana bir bilgin getirin, filoloji profesörü olsun; bu kıskançlık anıtı, bu sevmenin derinliğini gösteren ifadeyi, bir başka dile çevirsin…
Değerli Dinleyenler,
Yunus Emre duygumuzun ve düşüncemizin, iman ve Türkçe ile yıkanmasını öğütleyen çığlıklarından birinde ne diyordu:
“Bir ben vardır bende benden içeru”
Şiir, BİZ adına dertli ve BEN dilli bir çığlık…
Yunus Baba, şiir denilen soylu ve özel söz bütünlüğünün, yalnızca bir neslin değil, nesiller arası ortak duyarlılık ve duygulanışın yönlendirmeleriyle, insanı, toplumu, diğer varlıkları sevmeye çağıran yüksek bir haberleşme olduğunu sezdiriyor. İçerdeki BEN yoluyla edinilen özel ve güzel bilgiler… Derin bir ürperti, derin bir hayret, derin bir hayranlık, derin bir ÖZLEM’e ait hüzün veya sevinç… Şiir, öncelikle bir insanın kendi dünyasının en gizli alanlarındaki hoşluk, güzellik ve yüceliklerin, sonra da, şairin toplumuna ait örtülü hoşluk, güzellik ve yüceliklerinin dil aracılığıyla duygu, hayal ve düşünce uyarımlarına yol açacak biçimde ifadesidir. Çirkinliklerin, kirlenmelerin değil, hoşlukların, güzelliklerin, özlemlerin ve bunlara duyulan derin özlemlerin ahenkli biçimde ifadesinin şiir olması gerekmez mi?
Benim otuz beş yıldır üzerinde düşündüğüm ve son on yıldır her yerde tekrarladığım şiire ait tanımı ve bilgileri bir kez de sizlerle paylaşmak istiyorum:
Şiir, vahiy ile cinnet arasında koşuşturan, kaderini yaşarken sıkıntılarla bunalan, çaresizlikle başarı arasında sınavlardan geçen insanın, hayranlık, inkâr, sevgi, nefret, merhamet, özlem duygularına yol açan durumlarda, idrakinin bir noktada asılı kalıp konumunu çığlığa dönüştürdüğü ve kelimelerden oluşturduğu ahenkli ifade bütünlüğünün adıdır.
Demiştim ya, şiir özel bir bilgilenme ve bilgilendirme türüdür; vahiy de, cinnet de, bilimlik bilgi de bilgilenme türleri; vahiy çok özel değil, en özel bir bilgilenme yolu ve yöntemi…
Vahiy hangi anlama geliyor? Sözlük anlamı, fısıltıyla söylenmiş, mesajı verenin öğrettiği şifrelere göre kavranılması mümkün olabilen özel ifade bütünlüğü. Vahiy, aynı zamanda dinî bir terim: Hiçbir benzeri olmayan; varlıkları yaratan; yarattıklarının hem iç ve dış yapılarını, hem de birbirleriyle ilişkilerini ‘muhtaçlık’ temelinde biçimlendiren Allah, esirgeyici, bağışlayıcı, her şeye güç yetirici, bütünüyle kavranılmaz tek üstünlük olduğunu insanlara bildirmek istemiş; bu bilgileri bir özel haberci (Cebrail) aracılığıyla, insanlar arasından seçtiği özel şahsiyetlere (nebi, resul) üstü örtülü (icaz) bir dille ulaştırmıştır.
Varlıkların yaradılış sebebi ile işlev ve görevlerinin bir özel melek aracılığıyla yalnızca peygamberlere Allah tarafından gönderilen anlam ve söz yükü zengin ve örtülü bu yüksek iletişime vahiy denir. Cinnet ise, benzeştiren ve biraradalığı sağlayan akıl ve duygu düzenlemelerine ait beklentileri ret ve inkar ederken, kendisindeki başkalaşımı bilemeyecek, anlayamayacak ve kendisini kontrol edemeyecek kadar uyumsuzlaşmanın adıdır.
Cinnet, alışılmışın, yaygının, akla uygun olanın, arınmış ruhun ötesine geçme dışına çıkma hâlidir. Bir insan, arzu, heves ve gayret ile peygamber olamayacağı gibi, cinnet geçirmeyi de istemez, benimsemez. Her insanın mensup olduğu kültürün istediği benzeşirliği, bilince dönüştürmesi gerekli şart, bilgi, özgüven duygusu, sabır ve sorumlulukla biçimlendirmeyi sağlamışlık ise, yeterli şart…
Nebiler, Resuller, Peygamberler Allah’ın kürsüsünde bulunan hükümleri Cebrail aracılığıyla alırlar. Peygamberlerin, Cebrail’den alarak diğer insanların anlattıklarına dil ve bu hükümlere inanan halka ümmet denir. Bu ilahi mesajlar insanı inşa etmeyi, yaratılma sebebine uygun yaşayabilmeyi örgütleyen ve bu yönde uyaran mesajlardır. Bu ilahi ifadelerin üç özelliği vardır:
1- Bir üst dil ile söylenmiş olması;
2- Yüksek bir duyarlılık ve algılayış gücü ve eğilimi gösterenleri muhatap edinmesi ve etkilemesi;
3- Özel bir ritim ve armoni taşıyarak çok özel bir ahenk bulundurması…
Şiir… Vahiy ile cinnet arasında bir ömür yaşayan insanın, beklentileriyle buldukları arasında sıkışması; imandan inkâra, sevmeden nefrete, katı kalplilikten merhamete veya şefkate gidip gelmeleri sırasında, kavrayışının veya gücünün bir yere asılı kaldığında attığı çığlığın, ahenkli bir biçimde söz kalıbına dökülüp üst dile dayalı bir anlaşma oluşturan ifadeye şiir denir.
Değerli Dinleyenler,
Dua ve dilekten, küfre; sevgiden nefrete; özlemden felsefeye, günlük anlaşmadan bilime, sokak delikanlısının argosuna kadar bütün ifade kalıplarına damla damla sızan, bu damlalarla kültürümüzü zenginleştiren bir Türkçe var.
Türkçe’yi yarına taşıyacak olan öncelikle siyasetçidir; eğitimci ve bilginlerdir. Siyasetçinin asıl işlevi, içte dirlik, düzenlik ve huzuru; dışta haysiyet ve itibarı sağlayıp egemenlik ve bağımsızlığın devamına hizmet etmek değil de nedir? Devletimizin siyasî kimliğinin adı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin korunması, siyasetçilerin, bilginlerin, yöneticilerin, eğitimcilerin ve sanatçıların vazgeçilmez görevidir. Türk Dili Cumhuriyetini kuramamışsanız, eğitimin her basamağında da, her türlü resmi yazışmada da, bilim ve edebiyatta da, siyasî Cumhuriyetinizi dilinizle taçlandıramamışsanız, bir gün gelir bağımsızlığınızı tartışırlar, tartıştırırlar… Eğitim, öğretim, yargı dilinde, daima ve mutlaka Türkçe…
Bağımsızlığınıza ve egemenliğinize saldırılmasına yol açılacak olumsuzluklara “hayır” diyorsanız, şiirinize sahip çıkınız. Dilinizin şiirinizde bayraklaşıp bilinç silahına dönüşmesine yardımcı olunuz, destek veriniz.
Burada, bu salonda kendilerinin yanışını, şiirleriyle ortaya koyan, birer çıra gibi tutuşarak bizi de kendi bilinç ışıklarıyla bütünleştiren şairler var; Türkçenin müdafaa-yı hukukunun, Türkçenin kuva-yı milliyesinin kahramanı olan bu şairleri alkışlıyorum, alkışlamanızı istiyorum. Bu şairler, kültür savaşımızın, benlik ve kimlik açısından egemenlik kavgamızın gönüllü kahramanlarıdır.
Şairler, hem duyguların, zevklerin, hem de, dilin hastalanmasını önleyen koruyucu, zenginleştirici, yüceltici tutumlarını ısrarla sürdüren kültür hekimleridir. Onların şiir bereketidir ki, anamızı, babamızı, kardeşlerimizi, gönlümüzü yakan kişiyi, bizden doğanları, milletimizi, bizden önce yaşayanları ve bu vatan toprağını sevmemizi hazırlar… Şairler, sevmenin eğitimini sezdirerek verenlerdir; ahenkli ifadelerin efendileridir…
Bu türden güzel toplantıları düzenleyenler; sizler, Türkçeye ve ‘Türkçe Türk milletinin kalbidir.’ diyen Atatürk’ün istediklerine uyarak görevinizi yapan insanlarsınız…
Hazar Şiir Akşamları, Sapanca Şiir Akşamları, Yeşilırmak Şiir Akşamları, Zeugma Şiir Günleri ve Bizim Ece Dergisi Şiir Günleri… Şiirimizin ve şairlerimizin içimizi yıkadığı, Türkçemizi parlattığı toplantılar…
Elazığ şiirin başkentidir, şiir kokar, orcik kokar, dert kokar. Salihli ise, bundan sonra benim gönlümde ilçe değil, şiirin vilayetidir. Şiir kokar, şiir ile ışıtır, ısıtır bütün bir ili, bölgeyi…
Bu şiir toplantısını düzenleyenleri, iyi niyetiyle bezeyen yöneticileri ve bu arada sabırlı ve özverili dostumuz Sayın Ahmet Otman’ı kutluyorum.
Değerli Dinleyenler,
Millî bilinciniz sizden ne istiyor? Egemenliğinize de, bağımsızlığınıza da, dilinizin yüksek zevki ve zevkliliği esas almasının göstergesi olan şiirinize de sahip çıkılmasını… Kişinin ve toplumun varlığını, hem oluşturan, hem de devamını sağlayan kavram ve kurumlara sahip çıkılması, aydın olmanın ön şartıdır. Şairler ne yapar? Bu mensupluk, sahiplik ve bilgili sorumluluk yönünde, kişilerin ve toplumun uyarılmasına ve bilgilendirilmesine veya dilin yaşatılmasına, duygumuzun arınmasına, millî bilincin oluşmasına katkı sağlarlar…
Bu beklentilerle, şairleri, şiire saygı ve sevgi gösterenleri siz Salihlileri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
* 01.03.2008 tarihinde Bizim Ece Dergisi tarafından Salihli’de düzenlenen ‘7. Şiir Şöleni’nde yapmış olduğu konuşma metnidir.
Okunma Sayısı :
1065
22 Haziran 2008