Her insanda hasret, sevinç, öfke, acıma, kibirlenme, korku, endişe, neşe, umut gibi çok farklı ruh halleri bulunur. Hatta bu hâllerin bazıları birbirine taban tabana zıt olmasına rağmen çok kısa fasılalarla ruhumuza misafir olur. Moralimizin çok bozuk olduğu bir anda aldığımız bir haber, bir iltifat, bir tatlı tebessüm, bir kuş cıvıltısı, açılmaya yüz tutmuş bir gonca bize mutluluk ve ümit verebilir; bedbinliğimizi neşeye dönüştürebilir. İnsanın iç dünyası bir günde dört mevsimi yaşamak gibi çok farklı ruh halleriyle sürekli değişkenlik gösterir. Gerçek ve ölümsüz sanat eserleri, insanı bu psikolojik değişkenlikleriyle anlatan eserlerdir. Meselâ Tanzimat dönemi roman ve hikâyeleri iyileri hep iyi, kötüleri hep kötü gösterdiği için çok eleştirilmiştir. Çünkü katillerin de, hırsızların da iç dünyasında iyilik, yardımlaşma, sevgi duyguları vardır. Tam aksine, toplumun çok sevip saygı gösterdiği iyi insanların da içinde cimrilik, kıskançlık öfke gibi duygular mevcuttur. Kısaca insanlar ak da değildir, kara da… Her insan bu iki rengin ortasında bir yerdedir. Psikolojik romanın büyük üstadı Dostoyevski insanların sadece ak veya sadece kara olmadığını tüm dünyaya göstermiş ve bu gerçeği edebiyat âlemine kabul ettirmiştir. Suç ve Ceza’yı okuyanlar Raskolnikov’u ömrü boyunca unutamaz. Çatı katında bin bir zorlukla yaşayan bu fakir üniversite öğrencisi para için ihtiyar bir rehineci kadını öldürür, çaldığı paraları nehir kenarında bir taşın altına saklar fakat o paraları harcayamaz, vicdan azabıyla kıvranır ve sonunda polise teslim olur. Romanı okurken bazen ona kızarız, bazen hak veririz, bazen sever, bazen acırız. Ben de yıllar önce -yirmi sekiz yıl- , katillerin bile iç dünyasında bazı güzellikler bulunduğunu anlatan bir hikâye yazmış ve bir yarışmada birinci olup ödül almıştım. “Gece İşi” başlıklı bu hikâyemi bu siteye de ekledim. Bence insan ruhunun dalgalanmalarını, Yunus’un ifadesiyle “hâlden hâle geçiş”ini, günümüzün ifadesiyle psikolojik değişkenliklerini en iyi anlatan şairimiz Yunus Emre’dir. Yunus’un hâlden hâle geçen insan ruhunu anlatan pek çok dörtlüğü ve beyti vardır. Fakat bu temayı işleyen ve tam bir bütünlük gösteren bir şiiri vardır ki çerçevelenip okullarımızın duvarlarına asılması gereken bir sanat şaheseridir. Bu şiiri sanatla uğraşan herkes okumalı, şiir üzerinde düşünmelidir. Bu eseri ben Yunus’un iç romanı olarak vasıflandırıyorum. Şüphesiz ki Yunus kendi şahsında tüm insanları, kısaca insan ruhunu anlatmıştır. Şöyle de diyebiliriz: Bu şiir insanın iç romanıdır. Sanatçılar genelde duyarlı ve duygusal insanlardır. Eşyayı, doğayı, insanları ve diğer canlıları alelâde insanlardan farklı şekilde algılar ve yorumlar. Olaylara verdikleri tepkiler, etkilenmeler çok farklıdır. Bu nedenle Yunus’un bu şiirinde aynı zamanda bir sanatçının ruh hâllerini buluruz. Asla abartmıyorum; hiçbir roman, hiçbir şiir, hiçbir makale bir sanatkârın ruhunu bu şiir kadar başarılı ve ustaca anlatamaz. Yunus Emre’nin velî kişiliğini değil de sanatçı kişiliğini aksettiren ve mizacının karanlık köşelerini de ele veren bu şiirin ilk beyti şöyledir: Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayran olur Bir dem gelir şâdi kılar bir dem gelir giryan olur Şiirin birinci dizesinde harika bir ifade vardır:“Ha demeden hayran olmak”… Şair bu imgeyle kendi şahsını anlatırken aynı zamanda sanatçıların ne derece duyarlı ve duygulu insanlar olduğunu vurgulamış oluyor. Ödünç aldığı kitabın sayfaları arasında unutulup kurumuş bir çiçeği, yaprağın ucundaki çiğ damlasını; sağdan sola, soldan sağa uçuşarak yağan kar tanelerini, camdaki buğuyu şiirine konu edinen; ay ışığının senfonisini, kar ve yağmur tanelerinin ritmini besteleyen bir sanatçının her şeyden etkilenen ruhu daha güzel nasıl ifade edilebilir? Allah, Yunus’a öyle bir gönül vermiştir ki, ha demeden hayran olmakta, yani her olaydan ve varlıktan etkilenmektedir; hiçbir şeye kayıtsız kalamayan bir gönül… Öyle bir gönül ki bir dem gelir şâdidir (sevinçli, mutlu), bir dem gelir giryân (ağlayan, mutsuz) olur.