Mehmet Nuri PARMAKSIZ
Şair - Yazar - İLESAM Genel Başkanı
ANA SAYFA
HAKKIMDA
ÖZGEÇMİŞ
BIOGRAPHY
ESERLERİ
KİTAPLAR
Dinle Kuşların Sesini
Türk Birliğinin Mümkün Yolları
Karanlıkta Bir Işık (A Light in the Darkness)
Şiir-Kültür ve Edebiyata Dâir Denemeler
Süveyda'ya Mektuplar
Kelebek Ömrü
Mahşerin Esrarı
Mahşerin Galibi
Sükûtun Kalbinde
Aşkın Kıyametinde...
Hasretin Narında...
Bencileyin Sözler
Bencileyin Sözler II
Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği
Mahşere Dek
Hasretin Gizi
Hasret, Aşk ve Sükût
Güzide Taranoğlu'nun Yayımlanmamış Mektupları
Gülpınar Dergisi (İnceleme-İndeks)
Eşqde Mecnun Ağlı
Türkiye'de ve Dünyada Telif Hakları
Mogan Şiir Akşamları 2008
Mogan Şiir Akşamları
Anne Konulu Şiirlerden Şeçmeler
ETKİNLİKLER
E-KARTLAR
MEDYA
RESİM GALERİSİ
VİDEO GALERİSİ
İLETİŞİM
Ölüme merdane bakan şair: Erdem Bayazıt-Mehmet Nuri Yardım
/
BİRİKİM AĞACI
Ölüme merdane bakan şair: Erdem Bayazıt
Mehmet Nuri Yardım
Bir hatırlayalım: Dilâver Cebeci, Cengiz Aytmatov, Nusret Çolpan, Avni Anıl, Ahmed Yüksel Özemre, Semahat Özdenses, Necla Pekolcay ve Erdem Bayazıt... Son bir ay içinde kaybettiğimiz sekiz büyük sanatkâr... Sekiz güzel insan... Kimi şair, kimi romancı, kimi minyatür sanatçısı, kimi bestekâr, kimi ses sanatkârı, kimi edebiyat tarihçisi... Yedincisi ve sonuncusu şair Erdem Bayazıt... Ne diyordu şiirinde “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm. / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”. Türkmen dervişi Koca Yunus da benzer mısralar seslendirmiyor muydu: “Ölümden ne korkarsın / Korkma ebediyen varsın” Birbirine ne kadar yakın söyleyişler değil mi? Aynı cesur ruh hali, aynı yürek aydınlığı ve aynı merdane tavır... Ölümün hakikatini bilen iki gönül insanının hakikatli sözleri...
Erdem Bayazıt uzun zamandır hastaydı ve yakınlarının ihtimamlı kolları arasındaydı. Ne var ki takdir-i ilahi tecelli etti ve ölümü bu kadar seven, ölüm gerçeğini idrak eden mümin sanatkâr, ebedî âleme doğru yola çıktı. “Evvel giden ahbaba” selâm vermek üzere fani dünyayı terk edip bizlere veda etti.
Bundan kısa bir süre önce Erdem Bayazıt’ın ithaf şiirlerini ele almıştım. Aslında ölüm şiirlerini incelemek istiyordum. Ne var ki elim varmadı, Erdem ağabey hayattayken ölümü çağrıştıran, hatırlatan bir yazı yazamadım. Aslında ağabeyimizi Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) yöneticileri olarak ziyaret edecektik. Hatta Dilâver Cebeci ile birlikte ikisini de aynı gün ziyaret etmeyi plânlamıştık. Bunun için hazırlık yaptık, randevuları almaya hazırlandık. Önce Dilâver Beyin vefatı bizi sarstı, ziyaret yerine taziyeye gittik. Sonra Erdem Beyin ailesiyle görüştüm, ne var ki o zaman da Erdem Beyin durumunun ağırlaştığını ve ziyaret edilemeyecek kadar durumunun kötü olduğunu öğrendim. Düzelmesini beklerken Nazif Gürdoğan ağabeyimizden Cumartesi akşamı acı haberi aldım. Ne denir, Allah’tan gelen emre boyun eğmekten ve dua etmekten başka elimizden ne gelebilir?
Ölüm şiirleri diyordum, evet Erdem Beyazıt’ın şiirinde ölüm temaı çok kuvvetlidir. “Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme”yi Yusuf Erzincani’nin hatırasına adamıştır. Şöyle başlar şiir:
Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum
Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep
Karım bomboş bulacak dünyayı
..... Nolurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak
Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine
Ve şu mısralarla sona erer şiir:
Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
...... Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek!
Diyecekler
Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.
Erdem Bayazıt, ölümün mutlak bir hakikat olduğu gerçeğini hiçbir zaman gözardı etmedi. Bu yüzden âşinasıydı ölümün. Ondan değil korkmak, aksine onunla sıkı bir dostluğu vardı âdeta. Cumhuriyet dönemi şairlerinin bazılarında gördüğümüz telâş, endişe, korku ve ümitsizlikten onda eser yoktur. Çünkü o bir mümin gözüyle bakar ölüme ve bu teslimiyet ve tevekkülle selâmlar mevti. Hatta ölüme saygı duyar. Nitekim bir şiirinin adı “Ölüme Saygı”dır. Şu mısralarla önümüze açılır şiir:
Ölüm bir melek elinde gelir
Ve öper usulca çocuk yüzleri.
Belki bir gün kurtuluruz
Karıncaların yolunu şaşırtan ince rüzgârlarla
Kaplumbağaların hasret kaldığı derin tepelerde
Çocuk gibi bakalım mavi sulara
Şehirlere bakalım insanlığımızı eskittiğimiz
Sislerden dumanlardan yollara atılan
mısır koçanlarından
Bu şiir, şu mısralarla kapatır aramızdaki perdeyi:
Belki tutarız bir gün belki kurtarır bizi
Simsiyah saralım bezlerle dağları rüzgarları
Gül bahçeleri ağlasın
Dallarda salınan çocuk salıncakları ağlasın
Kırmızı balonlar bizsiz kaybolsun gökyüzünde.
Haydi sığının şehirlere
Kabuğunuza çekilin yorganınızı çekin üstünüze
Kalsın titrek ve mavi elleriniz
Bekleyin geliyor ölüm usulca
Usulca girer koynunuza.
Ölümün sesi kimine ürkünç gelmiştir, kimine sevimsiz... Bazıları hatırlamak bile istememiştir bu mutlak hakikati. Kimisi ise beklenen bir dost gibi karşılayıp kucaklaşmıştır onunla. “Ölümün Sesi”nde şairimizin yine hikmet gözüyle ölüme bakışını görüyoruz.
Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde:
.......Kışlanın önünde redif sesi var
Namluların ucunda ölümün sesi!
........Bir ay doğdu geceden oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!
........Erzurum dağları kar ile boran
Vadilerin koynunda ölümün sesi!
.........Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!
.........Bir ihtimal daha var
Umuttan da öte ölümün sesi!
Cumhuriyet devri şiirimizde ölümden bahseden şairler çok. Başta Yahya Kemal, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Ziya Osman, Orhan Veli ve bir daha bir çok şair. Ne vak ki ölüme bakışlar farklı farklı olmuştur. Ölümü bir tasa, bir dert, bir belâ gibi görenler de olmuştur; cennet bahçelerinden bir bahçe olarak değerlendirenler de. Her şair kendi anlayışına, zihin yapısına ve dünya görüşüne göre ölüme bir kılıf biçmiştir. Onu zihninde, hayalinde, ümitlerinde ve rüyalarında bir yerlere oturtmuştur. Garip ve İkinci Yeni’den sonra öne çıkan şairler arasında bulunan Erdem Bayazıt, ölüme bir ‘mümin gözüyle bakan’ sanatkârlardandır. Mısraları arasında ince hakikatler gülümser ölüme. Ölüme ve hayata. Çünkü o ölümü hayatın bir parçası olarak kabul eder. Hayat ise bildiğimiz dünya ömrü değil sadece. İki dünya hayatı arasındaki bir köprüdür ölüm. “Ölü Vakitleri Yaşamak İhtiyar Evlerde” bu tarz kalender bakışların sergilendiği ölüm şiirlerinden sadece biridir:
Duvarları çatlak
Tavanı dökülmeye hazır
Temelinde bitlerin karıncaların ince bacaklı böceklerin
gezindiği
İhtiyar evlerde
Zamanı çekip üstümüze
Örtüyoruz kirli ve açık yerlerimizi.
Bir şey mi var
Sandık diplerinde saklanan merdiven altlarında
unutulan
Ahır köşelerine atılmış paslı çivilerine asılmış duvarların
Nedir bizi bağlayan bütün bunlara ve geçen zamana.
Siz oturdunuz mu hiç kıldan ince uçurumlarda
Biz yatıyoruz her gün beli bükülmüş duvar diplerinde
Uykumuz ürkek ceylanlara benziyor
Bazan yorgun taylara.
Biz sessiz ve kaygan zaman üstünde
Unutmuş ve aldırmaz görünüyoruz
Gıcırtılı merdivenlerden çıkan ölümü.
Biliyoruz işliyor saat tıkır tıkır
Her yerde ve her şeyde
Sesini çizerek sonsuzluğa
Tıkırtıların kımıltıların ve uzayan ağaçların.
Ve aklın dar yalnızlığında
İnsanların ölümü olur da şehirlerin ölümü olmaz mı? Olur elbette. İnsan gibi şehir de ölür. “Şehrin Ölümü”nde ölüm gerçeğine temas ediyor ve “veda”yı anlatıyor şairimiz:
Kalabalık toplanıyor büyük meydanlara
...................................Aşka veda
İnsanlar geçiyor yollardan
...................................İnanca veda
Şehir kapanıyor içine
...................................Toprağa veda
Dolaşıyor bir heykelin taştan eli üstlerinde insanların
Kuşlar göç ediyorlar bulutlar göç ediyorlar
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
...................................İnsana veda
Ve şair geçmişin kuytu yerlerinde yitik değerleri, kayıp hazineleri aramak ister. Arar ve bulur. Onun peşine düştüğü, antik değerlerden ziyade medeniyetimiz, yani bizi biz yapan kıymet hükümlerimizdir. Şöyle devam eder kutlu yolculuğuna:
Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar nerede
Kadife gibi okşardık çocuk yüzlerini şimdi onlar nerede
Şehirde evler olurdu sıcak odaları olurdu evlerin
Sığınacak yatakları olurdu bu bizim yatağımız derdik
Bayram günleri donanırdık su gibi yumuşardı
yüreklerimiz
Camilere dolardık tüm olmaya ererdik
Biz vardık şimdi o biz nerede.
Bitiş
O en öksüz köşesine sığındığımız yalnızlığın
Yalnızlığın teselli çiçekleri üstümüze
Göçen son kuşların sedef gagalarından dökülür
Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.
Bütün vedalar acıdır. Ayrılık kokar, hasret yüklüdür çünkü. Şairimizin “Veda”ında da ayrılık ıstırabının yanı sıra vuslat heyecanı ve sevincinin ipuçlarını buluruz. İşte Erdem Beyazıt’ın vuslat yolundaki, kavuşma tadındaki “veda”ı.
Bu şehirden gidiyorum
Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi
Gururu yıkılmış soy atlar gibi
Bu şehirden gidiyorum
İnsanlar taş gibi bana yabancı
Ağaçlar bensiz hüküm giyecek bulvarlarda
Bir tambur bir yalnızlığı anlatıyorsa
O ışıksız pencereden
Ben onu bile bile duymuyor gibiyim.
Bu şehirden gidiyorum
Gömerek geceyi içime
Sabahın hüznünü beklemeden
Gidiyorum bu şehirden.
Erdem Bayazıt’ın şiirinde yer yer önümüze çıkan ve ümitvar çehresiyle bize tebessüm eden ölüm çiçekleri, neredeyse şairimizin her şiirinde bizi selâmlar. Şiirin adı ve temaı olmasa da mısra aralarına ölüm kelebekleri konmuştur rengarenk... Bunları, şairin çok sevdiği ve ‘ağabey’ dediği Fethi Gemuhluoğlu ve Nuri Pakdil’e ithaf ettiği şiirlerinde de görürüz. Ama onun bir de “Ölüm Risalesi” vardır ki tek başına bu metin bile onun ölüm ile olan sıkı ilişkisi ve sıkı dostluğunu olanca yalınlığıyla ve açıklığıyla göstermeye kâfidir. Çünkü “ölüm” “en büyük sevgili”ye götüren bir elçidir bir bakıma. İşte Ölüm Risâlesi ve ölüme “Erdem”ce bakış:
Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil
Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün
Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın
Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit de mahlûktur
Vakit de mahlûktur.
İşliyor kalbim
Eskiyor saçlarım
Ve gözlerimin en ince hücreleri.
Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu.
Toprak ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat.
Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.
Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın.
Bizim şiirimizde ölüme hep bir görev biçilmiştir. Divan şiirimizde de, halk şiirimizde de, tasavvuf şiirimizde de farklı yaklaşımlar olmuştur ölüme. Ölümün misyonu üzerine kafalar yorulmuş, ince sözler edilmiştir. Erdem Bayazıt “Kesitler”deki şu mısralarda, bakın ölümü nasıl “ârif”ane târif ediyor:
Sevgililer ölür
Bir hicret olur ölüm
Bir sıla.
Uzun şiirin son mısraları şöyledir:
Ölümler vardır:
Bir ağacın köklerinin topraktan çatır çatır sökülmesi gibi
Can çatır çatır çıkar damardan.
Ölümler vardır:
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde.
Elimde İz Yayıncılık’tan çıkan Erdem Bayazıt’ın Şiirler’i, ölüm kelimelerini tek tek tarıyorum. Ölümü anlatan mısraları arıyorum. Bir de Ziya Osman’da gördüm bu kavramın çok kullanıldığını. Her iki şairde de ölüme hoşça bir bakış, bir teslimiyet var. İsyandan ziyade tevekkül, itirazdan çok kabulleniş... Bu biraz da inançla alakalı olsa gerek. Aslında bu konu, tez çalışması yapacak Türkoloji öğrencileri için ilginç gelebilir. “Şairlerimizin Ölüme Bakışı.” Belki bu çok geniş olabilir. Hiç olmazsa “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Ölüme Bakış” hazırlanabilir. Elbette yapılacak öyle bir çalışmada Erdem Bayazıt’ın sadece şiirlerindeki ölüm düşüncesini değil, nesirlerinde, hatıralarında ve mülâkatlara verdiği cevaplardaki ölümle ilgili değerlendirmeleri de büyük önem arz eder. Sadece şairler değil, romancılar, hikâyeciler ve edebiyatın diğer türlerinde eser verenlerin ölüm düşünceleri de ayrı tezlerde toplanabilir. Sözü merhum şairimizin çok sevdiğim iki beytiyle bitirelim:
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
http://www.sanatalemi.net/Sayfala.asp?nereye=yazioku&ID=12322
Okunma Sayısı :
2362
09 Temmuz 2008