Kâmil Güler:“Kötü oyunlar yazılıyor.”
Harun Nihat Öztürk
Kâmil Güler, bir oyuncu. Sanat kelâmını reddeden bir oyuncu… Niye mi? Çünkü oyunculuğu o kadar çok sevmiş ve benimsemiş ki; başka bir sözcükle süslemeye ihtiyaç duymuyor bile. Güzel bir sohbet oldu. Gerisini Kâmil Bey anlatsın isterseniz.
ÖZTÜRK: Bir izleyici olarak, şahsım adına hakkınızdaki ilk kanaatim: Cahil değilim. Kendime güveniyorum. Cesurum ve en önemlisi özgürüm. Böyleydi. Sonra bu röportaj için biraz dersimi çalışırken şu cümlenin daha yerinde olacağına inanmaya başladım, bilmem yanılıyor muyum? “Ciddi görünen ciddiyetsizliği, ciddiye almam.” Ne dersiniz? Hayatın akışında, dünyaya duruşunuz sanatçı olarak nasıldır?
GÜLER: Ciddiyetsizliğin hiçbir şekilde ciddi görünemeyeceğini düşünüyorum. Belki biraz aklınız karışmıştır, olsun. Bazen benim de olur. Sanatçı duruşuma gelince... Kendine duruş belirleyerek sanatçı değil, bence herhangi bir şey olunmaz. Çok yüksekten bir lâf olarak görüyorum sanatçı duruşunu. Tabii, son zamanlarda sanatçı pozisyonunu alan kapak oluyor parlak dergilerde. O dergiler ne kadar sanat dergileriyse, onlar da o kadar sanatçı. Şu sözcükle ilgili hesaplaşma yapalım yeri gelmişken.. Ben zaten 'sanatçı', hatta sanat sözcüğünün bile erozyona uğradığını ve gezegende sadece kafa karıştırmak için var olduğunu düşünüyorum. Sanat adı altında bir şemsiye var ve herkes kendini bir şekilde onun altına atmaya çalışıyor, 'biz sanatçılar' diye başlayan cümleler kurarak. 'Şarkıcıyım' dese kesmiyor, 'besteciyim' dese kesmiyor, niye kesmediğini ben anlamıyorum. 'Oyuncuyum' diyorum ve bu beni kesiyor. Yeter yani, daha ne olsun. Ben oyuncuyum. Aktör de diyebiliriz, daha havalı diye. Hadi diyelim. Yaptığım iş, 'gibi yapmak'. Ve 'gibi'nin elimden gelenin en iyisini yapmak... Bir hikâyenin içindeki bir karakteri canlandırma, bunu yaşama ve yaşatma deneyimi. O kadar çok seviyorum ki, onu sanat gibi başka bir sözcükle süslemeye ihtiyaç duymuyorum. Çok sıkıcı gelmeye başladı 'sanat' lâfı bana. Reddediyorum şahsen. Ben sanatçı değilim. Oyuncuyum.
ÖZTÜRK: Hür olmak, hele ki sanatta hür olmak, karakterinizde var. Bu hâl mealen; hareket ve davranışlarımın tayinini kendim veririm demek. Fakat bu tehlikeli… Bu tehlikeyi sevdiğiniz için de cesur birisisiniz. İlk sorumda “Cesur” derken, harfler arasında gizlenen mana buydu aslında. Şuna geleceğim; belki ilerleyen yıllarda tabulara aykırı oyunlar yazacak ve oynayacaksınız. Yani ateşe itaat etmediğiniz için ateş sizi yakacak. Ta ki siz ateşe suyla karşılık verene kadar… O zaman ne olacak? Ya o suyu bulamazsanız?
GÜLER: Söylediklerinizden çıkardığım mana ve ehemmiyetin, bir gelin güvey durumu olmasından endişeliyim. Hür olmak da oldukça sübjektif bir kavram… Ne kadar özgürüz acaba? Şunu söylemeliyim ki, bir ekibin içindeyseniz çok özgür olamazsınız. O ekip birlikte özgürdür ya da değildir. Çünkü orda 'biz' vardır, 'ben' yoktur. Ortada bir senaryo ve yönetmen varken, ben özgür falan değilim. Olmam da saçma olur zaten. Oyuncular yönetmene, yönetmen senaryoya bağlıdır. Senaryo kendi içinde bir tutarlılığa mahkûmdur. Ama işin içeriğinden söz ediyorsanız, senaryonun kendine güveninden, netliğinden ve cesaretinden dem vuruyorsanız, evet öyle bir işin içinde olmayı çok isterim ama bu benim savaşım olmaz. Orda zorlanacak olan benden önce yapımcı ve senarist olur. Suyu onlar arasın.)
ÖZTÜRK: Hani derler ya “Sanatı da, tarihi de yürüyenler halketti.” Sizce Türkiye’de tiyatro dendiğinde hakiki manada bu yürüyenlerden var mıydı yahut var mı hâlâ?
GÜLER: Söze Türkiye'de tiyatro dendiğinde diye bir cümle ile başlamayı çok isterdim. Ama bir süredir maalesef tiyatronun başına gelenler hakkında bir fikrim yok. Çünkü tiyatro seyretmiyorum. Tabi bizim tiyatromuz hariç. Belki bencilce ya da kibirli gelebilir bu sözlerim fakat tamamen kişisel bir durum. Ben uzun zamandan beri zekice ve eğlenceli oyunlar seyredemediğim için çok sıkıldım ve vazgeçtim deneme turlarından. Elbette vardır iyi oyunlar ama ben bu konuda size yardımcı olamayacağım.
ÖZTÜRK: Müsaadeniz olursa İstanbul Kraliyet Tiyatrosu’ndan bahsetmenizi isteyeceğim. Adını ilk duyduğumda bana birazcık; Bakırköy’ün o dışlanmış, o pek kimselerin uğramadığı, çamların arasındaki o şahane yerden, ülkenin başkenti olması gereken yerden esinlenmiş gibi geldi. Tabii bunu hoşgörünüze sığınarak söylüyorum. Sormak için kıvrandığım mevzu şu; İstanbul Kraliyet Tiyatrosu’nun hoş bir ismi var. Nereden aklınıza geldi bu ismi koymak ve tiyatronuz nasıl kuruldu? Bahseder misiniz lütfen? (Hastasıyız’ın tesirinde kalarak da bu fikir zihnimde canlanmış olabilir.) Gülüyoruz…
GÜLER: İstanbul Kraliyet Tiyatrosu. Çünkü orası bizim krallığımız. Bir kere tiyatromuz her şeyden önce ismiyle bir tavır koyuyor. Soylulukla dalgasını geçerek konumluyor kendisini. Komedide kim komikse, kral odur. Hiç kimse, hiçbir kurum ya da koltuk, mizahın değerini konumlandırma yetkisine sahip değildir. Yaparsa da yalan olur. Düşünün, yüzlerce yıl önce inşaatta çalışan iki amele, havalı meddahları savurup sultan sofralarındaki yerlerini aldılar. Çünkü onlar komikti. Onlar Karagöz ve Hacivat'tı. O kadar komiktiler ki, sultan bile korktu sonunda. Çünkü mizah kadar büyük, tehlikeli ve etkili bir silah yoktur. En çok sevilen insanlar, güldürenlerdir. Ancak gülerken affedersin terbiyesizliği, ahlaksızlığı, ayıpları. Ancak gülerken 'kerata' dersin senin sülalenle ilgili espri yapan yabancıya. Ancak gülüyorsan, 'ayıp' olmaz aykırılıklar. Ve eğer 'ayıp' oluyorsa, komik değildir. İstanbul Kraliyet Tiyatrosu'nun adına bayılıyorum. Çünkü bence komik…
ÖZTÜRK: Hastasıyız adlı oyununuzu izlediğim vakit, hoş ve farklı gelmişti bana. Kendime niyesini sorduğumda, zihnimde Chateaubriand’ın nesirleri canlandı. Tamam, kabul ediyorum alakası yok belki, belki abartıyorum, belki yuh be kardeşim gibi tepkiler vereceksiniz. Kabul… Eyvallah… Yalnız oyunda öyle insanî vakalar, ona ait tuhaflıklardan bahsetmişsiniz ki; izleyici olarak sıcaklığını ziyadesiyle hissettim. İlle de bir hayat tecrübesi ve ders verme süreci yok oyunda. Merakım; sizin istikamet etmek istediğiniz neydi oyunu sahnelerken ve arkadaşlarınız oynarken?

GÜLER: İstanbul Kraliyet Tiyatrosu, bu çağa ait büyük sorunlara henüz değmiş olmasa da, 'hastasıyız' isimli oyunla insanımızı ve çağın hastalıklarını çok samimi olarak işlemiştir. Genç tayfaya tiyatroyu sevdirmek o kadar kolay bir iş değil. Dünya sinemasının görsel şölenlerin, bilgisayar animasyonunun şaşkınlık yarattığı bir dönemde, sahneye giren çıkan adamları izletmek artık daha da zor… Yani, komik olmak zorundasınız. Siz eğleniyorsanız, seyirci de eğlenir. Biz İstanbul Kraliyet Tiyatrosu'nda eğlenmeye devam ediyoruz. Bizim oyunumuzu bir şeyler yiyerek ve içkinizi yudumlayarak seyredebilirsiniz. Ulvi bir şey yapılmıyor orda. Güldürü tiyatrosu her şeyden önce eğlenmek içindir.
ÖZTÜRK: Denizaltı isminde bir oyun hazırlığı içinde olduğunuzu öğrendim basından. Oyuna geldiğimiz zaman, geçmişte emsallerini başka tiyatrolarda izlediğimiz bir oyunla mı karşılaşacağız yoksa daha farklı bir şeyle mi? Denizaltı nasıl bir oyun özetle.
GÜLER: Denizaltında geçiyor. Emsalini başka bir tiyatroda izlemediğinizden eminim. Çok eğlenceli bir iş, bir arkadaşım provada altına kaçırdı.
ÖZTÜRK: “Tiyatro seyircisi itina ile bıktırıldı.” Bu cümleye başka bir röportajınızda rastladım ve dikkatimi celbetti. Şimdi, birkaç yıl önce bir televizyon programına Erol Günaydın, Melek Baykal ile beraber misafir olmuştu. Erol Bey; halkın tiyatrolara olan ilgisizliğinden yakınmış ve birçok tiyatronun kapanma noktasına geldiğinden bahsetmişti. Faturayı da halka kesmişti. Erol Bey’in haklılık payı vardır muhakkak ama Melek Hanım bu sözlere binaen kabahatin azımsanmayacak kadar da kendi cephelerinde olduğunu ifade etmişti. Gerek yazılan oyunların kalitesizliği, gerek eski oyunların ısıtılıp ısıtılıp tekrardan sahneye konması babında. Peki, siz “Tiyatro seyircisi itina ile bıktırıldı.” derken benim merakıma bir sual düşürdünüz. Neden tiyatro seyircisi sadece bıktırıldı değil de itina ile bıktırıldı? Burada çok sancılı bir durum söz konusu galiba…
GÜLER: Tabii ki biraz latife yaptım 'itina' ile derken, affınıza sığınarak. Ama bıktırıldığı kesin. Yoksa gelmezler miydi? İnsanlar eğlendiklere yere gitmezler mi? Ama okul değil ki bu, devamsızlık yapıyorlar diye kızamazsınız. Adam gelmiyor işte. Oyuncuyum, bir tiyatromuz var ve ben tiyatroya gitmediğimi itiraf ediyorum size. İsteyen hıçkırarak ağlayabilir ama durum bu. Kötü oyunlar yazılıyor ve eski oyunlar taş plâk gibi dönüp duruyor evet. Destekleyin adam gibi yazarları da, oyun yazsınlar. Üç kuruş vererek kaliteli oyun elde edemezsiniz. En önemli sorunun bu olduğu ne zaman anlaşılacak acaba? Oyun yok oyun!
ÖZTÜRK: Televizyon dizileri de aynı hezimeti yaşayacak mı?
GÜLER: Bence yaşanıyor zaten. Dizilerin izleyicisi var gibi görünüyorsa, insanlar onları izlemek için para vermediklerinden ve evlerinden çıkıp bir yere gitmediklerinden öyle görünüyor. O dizilere bilet kesmeyi deneyin, bakalım ne oluyor. Adam alıyor eline kumandayı ve rezil geçen bir günün sonunda kötünün iyisi bir hikâye seçiyor kendine. Bunu tartışacak, bunun için sokağa çıkıp yürüyecek, itiraz edecek hali ve takati yok. Televizyonda işler yolunda değil. Yazık. Bence hayata karşı düzgün bir lâfı olan, samimi işler yok denecek kadar az.
Nihat: Son olarak TRT ekranlarında, Köşe Bucak Türkiye programıyla arz-ı endam ediyorsunuz izleyiciye. Hatta bir programınıza da tesadüf etmiştim. Keyifli bir hitabetiniz vardı. İltifat etmiyorum. Hakikat… Bu tarz programları icra edenlere göre izleyiciyi izlerken yormuyorsunuz. Tamam, buradan her şey yolunda gözüküyor belki ama bu program sizin bir şeylerden yahut birilerinden uzaklaşarak, nefes almaya çalıştığınız bir kapı mi? Niçin bu programı yapmaya karar verdiniz? Maddi sebeplerin ihtiyatı malum fakat bunun haricinde ki sebep ne?
Güler:Teşekkür ederim hakikatleri dile getirdiğin için.) Hazır paraya değinmişken, şu öncelik meselesi hakkındaki fikrimi söylemek isterim. Şimdi insanlar 'ben profesyonelim' deyip her şeyi cevapladıklarını düşünüyorlar. Diyelim ki bir aktör ona yakışmadığını düşündüğümüz kalitesiz bir işin içinde, 'ben profesyonelim' deyip geçebiliyor.. Yani 'parayı veren düdüğü çalar' gibi bir şey. Çok güldürüyor bu beni. Bir kiralık katil de söyleyebilir bunu. 'Ben profesyonelim kardeşim. Adam parasını zamanında ve nakit olarak ödedi, öldürücem tabi'. Eğer bu tetikçinin bunu söylemesini hoş karşılamıyorsak, profesyonel olmanın bir sınırı var demektir. Olmalı çünkü. Benim önceliklerim şöyle. Önce insanım. Biiiir. Sonra erkeğim, bu iki. Sonra ahlaklıyım bu üç. Sonra vatandaşım bu dört. Ve sonra da, evet profesyonelim. Bunun öncesinde saydığım durumlara zarar vermeyecek işler için profesyonelim ben. Para ile ilişkim bu meyaldedir. Yani parayı verdin diye altın kalpli bir Hitler'i oynayacak halim yok.
Köşe Bucağı niye yapıyorum... Birincisi gezmeyi ve yeni yerler görmeyi zaten çok severim.
Yazılı olmayan, kurgusuz doğaçlama program sunmayı da severim. 'Köşe bucak', kendi halinde, samimi bir iş olduğu için seviyorum. Bu coğrafyanın en güzel yerlerini geziyorsun, farklı lezzetlerini tadıyorsun, insanlarını tanıyorsun ve sana bunun için bir de para veriyorlar. Yapmamak delilik olur. Ayrıca bu kanalın trt olması ve çok kişiye ulaşması da hoşuma gidiyor.
Nihat: Kâmil Bey bize ayırdığınız vakit ve sabrınız için çok teşekkür ederim. Hayatta başarılarınızın daim olmasını temenni ediyorum.
Güler: Rica ederim. Bilmukabele…
Kâmil Güler’in yer aldığı projeler:
2008- Köşe Bucak Türkiye, İçimdeki Yabancı
2007- O kadın, Nevzat Komiser, Aşk Eski Bir Yalan
2006-Maçolar
2005-Gümüş, Erkek Tarafı
2004-Metropalas, Ayışığı Neredesin, Zoka (Yarışma Programı)
2002-Emanet
2001-Benimle Evlenir misin?
1998- Affet Bizi Hocam
1996-Çiçek Taksi, Şehnaz Tango



 Okunma Sayısı : 1246         14 Ağustos 2008