Mehmet Nuri PARMAKSIZ
Şair - Yazar - İLESAM Genel Başkanı
ANA SAYFA
HAKKIMDA
ÖZGEÇMİŞ
BIOGRAPHY
ESERLERİ
KİTAPLAR
Dinle Kuşların Sesini
Türk Birliğinin Mümkün Yolları
Karanlıkta Bir Işık (A Light in the Darkness)
Şiir-Kültür ve Edebiyata Dâir Denemeler
Süveyda'ya Mektuplar
Kelebek Ömrü
Mahşerin Esrarı
Mahşerin Galibi
Sükûtun Kalbinde
Aşkın Kıyametinde...
Hasretin Narında...
Bencileyin Sözler
Bencileyin Sözler II
Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği
Mahşere Dek
Hasretin Gizi
Hasret, Aşk ve Sükût
Güzide Taranoğlu'nun Yayımlanmamış Mektupları
Gülpınar Dergisi (İnceleme-İndeks)
Eşqde Mecnun Ağlı
Türkiye'de ve Dünyada Telif Hakları
Mogan Şiir Akşamları 2008
Mogan Şiir Akşamları
Anne Konulu Şiirlerden Şeçmeler
ETKİNLİKLER
E-KARTLAR
MEDYA
RESİM GALERİSİ
VİDEO GALERİSİ
İLETİŞİM
Yahya Kemal’in Gözüyle Edebiyatçılarımız
/
BİRİKİM AĞACI
Yahya Kemal’in Gözüyle Edebiyatçılarımız
Mehmet Nuri Yardım
Bu sene vefatının 50. yılı münasebetiyle hakkında muhtelif toplantılar yapılan, yazılar yazılan Türk edebiyatının seçkin ismi Yahya Kemal Beyatlı ile alakalı olarak, diğer edebiyatçıların duygu ve düşünceleri elbette çok önemlidir. Nitekim bunları Prof. Dr. Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar isimli iki ciltlik bir eserde toplamıştır. 1 Bu eserde büyük edip için yazılanların tamamı şüphesiz yok. İkinci cildin sonundaki yazı Faruk Kadri Timurtaş’a ait ve 21 Aralık 1960 tarihini taşıyor. Yani 48 yıldan beri İstanbul’un aziz şairi hakkında yazılanlar da eklenirse, sanıyorum beş altı cildi bulabilecek bir çalışma ortaya çıkar.
Yahya Kemal’in Türk fikir, sanat, edebiyat hayatındaki yeri üzerinde birçok şair ve yazarın araştırmaları, incelemeleri ve değerlendirmeleri var. Peki Yahya Kemal, kendisi hakkında genellikle olumlu fikirler serdeden bu edip ve şairler hakkında neler düşünüyor, onların eserlerini nasıl buluyor, fikirlerini ne derece benimsiyor? Aslında onun eski şairlerimiz, Divan edebiyatının temsilcileri hakkında da mühim düşünceleri ve dikkat çekici tespitleri var, ancak biz bu yazımızda o konuya girmeyeceğiz, Tanzimat’tan sonraki yenileşme dönemi edebiyatımızı esas alacağız. Kitaplık çaptaki bu konuyu kısa bir makale çerçevesine sığdırmak kolay değil tabiî. Ama en azından Yahya Kemal’in bu bakışını genel hatlarıyla görmemiz gerekiyor.
Bu araştırmayı yaparken Yahya Kemal’in eserlerinden ve kendisiyle yapılmış konuşmalardan yola çıkmak icap ediyordu. Bir de özel sohbetlerinde bulunmuş olan kişilerin tuttukları notlar ve hâtıraları bize fikir verebilirdi. Biz de öyle yaptık. Yahya Kemal’in farklı şahsiyetler hakkındaki değerlendirmelerini ayrı başlıklar halinde sunmak, sanırım okuyucuya da bir kolaylık sağlayacaktır.
AHMET CEVDET PAŞA:
Yahya Kemal, edebiyatımızda bir çok nesir yazarının yaptığı gibi, Ahmet Cevdet Paşa’nın da nesrinde sık sık “irsâl-i mesel” yolunu tuttuğunu belirtir ve “Yazının zemîn ve zamânına göre irsaâl-i mesel usûliyle beyitler söylerdi.” 2
ZİYA PAŞA VE İBRAHİM ŞİNASİ:
Yahya Kemal, kendisiyle yapılan konuşmalarda meşhur edipler hakkındaki düşüncelerini çekinmeden ortaya koymuştur. Bir soru üzerine Tanzimat’ın ilk neslinden olan Pertev ve Âkif Efendilerin pek yenilik getirmediklerini, sadece Türk nazmına kıt’ayı soktuklarını, kendilerinden evvelkiler gibi, yine tamâmiyle “şark-vârî şeyler” yazdıklarını söyler ve ‘mücedditlik vasfı’na lâyık olamadıklarını söyler. Ama Ziya Paşa ve İbrahim Şinasi hakkındaki fikirleri başkadır.
“Ziya Paşa ve Şinasî’ye gelince: Bunların da yaptıkları tercümelere bakıp aldanmamalı: bu bir şey ifâde etmez; ikisi de Şarklı kalmışlardır. Fakat Nâmık Kemâl’de iş değişiyor. Kemal, edebiyat sâhasında belki bir yenilik getirmemiş olabilir. Öyle ya, o da kasîdeler, murabbâlar ve bir dîvan yazmamış mı? Fakat onun getirdiği yenilik fikir sâhasındadır. Bu da çok geçmeden diğer sâhalarda tesîrini göstermiştir.” 3
NAMIK KEMAL:
Yahya Kemal’e göre Yeni Türk edebiyatının Namık Kemal-Abdülhak Hâmid-Recaizâde Ekrem- Sâmipaşazâde Sezai dönemi, yani Tanzimat devri “çok sıhhatli, temiz havalı, çok sıcak” bir edebiyattır. Yahya Kemal’in eserlerinde adı en çok geçen ve şairimizin hakkında en çok yorum yaptığı edip ve şairlerden biri Namık Kemal’dir. Yahya Kemal, müteferrik makalelerinde adaşının muhtelif cepheleri üzerinde durur ve Vatan Şairi’nin portresini çizer. Eğil Dağlar 4 isimli eserinin “Vatan Mefhumu” başlıklı makalesinde Namık Kemal hakkında ilk hükmünü şöyle verir:
“Namık Kemal Bey gibi, ruhunu muhitinin en güzidelerinden ta halk insanlarına kadar aynı hararetle sindirmiş bir siyasî daha tasavvur edilemez. Bir inkılâp fikrine meş’ale olan her siyasî milletin bir tabakasını kurtarırken diğer bir tabakasını mutlaka ezer, yeni fikirleri yayarken eski fikirleri mutlaka kudurtur. Namık Kemal’i bilâkis vezirinden hademesine kadar bütün bir devlet şebekesi, eşrafından esnafına kadar bütün bir ümmet ittifakla seviyordu.” 5
Eğil Dağlar’ın ilerleyen sayfalarında “Yeni Türk Ruhu” başlıklı bir makale daha görürüz. 6 Burada da Yahya Kemal’in Namık Kemal hakkındaki değerlendirmelerine şahit oluruz. Makalenin ilk satırları şöyle başlar:
“Namık Kemal millî-Türk uyanıklığının niçin ilk merhalesi sayılıyor? Ondan evvelin, vatan sevgisini hissetmiş, vatanı saran tehlikeler yüzünden endişeye düşmüş, o kadar ricali millî ruhtan mahrum mu idiler?
Bir milletin uyandığına, kalbinde irade denilen arslan kükrediği zaman hükmediliyor, bu hüküm de doğrudur. Yazıda arslan yelesi gibi bir tavrı olan Namık Kemal’in zuhuru, Türk ruhunda bu kükreme hâdisesinin ta kendisidir.” 7
“Bu son elli senenin içinde yüzlerce muharririmiz yetişti, fakat kaçının tesirini yeni bünyemizde ayan beyan görürüz? Bu silsileyi göz önünden geçirirken asıl müessir ve amil olanlar derhal seçilirler, onlar da hüviyetleri müspet ve iradeli olanlardır.” diyen Beyatlı, Yahya Kemal’in bu anlamda iyi bir inkılâpçı olduğunu hatırlatır ve şöyle der: “Yeni Türk ruhunu nefheden Namık Kemal az üzülür, çok özler, nikbindir, şevklidir, arzuludur, inanır, sever, ister, maziye, hâle istikbale karşı bakarken kalbi bu hislerle doludur.” 8
Şairimiz, kendisiyle yapılan mülâkatta da 9 Namık Kemal’e olan düşkünlüğünün sebeplerini ve onun muhtelif cephelerini anlatır. Muharririn “Nâmık Kemal’in hangi tarafını en fazla seversiniz?” şeklindeki sorusuna Yahya Kemal şu cevabı verir:
“Hangi tarafını?’ demekle bir çok tarafını düşündürüyorsunuz. Vâkıa Nâmık Kemal, aynı zamanda, bir çok taraflarıyle muhayyilemize aksetti. Bir nâsir tarafı var. Bir siyâsî tarafı var. Bir meydan adamı tarafı var, bir müceddit tarafı var, bir de millî tarafı var. Gerçi bu tarafların hepsi birden aynı hüviyetin unsurlarıdır. Mamâfih ayrı ayrı mütâlaa edilebilir.
Nâsir tarafı: Nâmık Kemal’in şahsiyetini edebiyatta kat’î olarak çerçeveleyen tarafdır. Türkçe nesri, gür sesiyle ve kudretli nefesiyle bir hamlede diriltti; kuru yazı hâlinden çıkardı; revan bir vâdiye döktü; zamanının okur yazarlarına günü gününe harâretle okuttu. Dalgalı bir Nâmık Kemal cümlesi yarattı. Bu cümle, bütün tilmizlerinin nazmında ve nesrinde şedîd bir tesir icrâ etti.” 10
Aynı mülâkatın son satırlarında farklı zamanlarda ve mekânlarda, daha müsait şartlarda gelebilecek bir Namık Kemal’in “nazîrsiz bir adam” olacağını şöyle dile getiriyor:
“Eğer tahsîli 1860 ve 1880 aralarında herhangi bir Avrupalı mütefekkirin tahsîli derecesinde olsaydı ve hayâtı ihtiyârî ve zarûrî menfâlarda geçmeseydi ve devlet maaşıyle geçinmeğe muhtâç olmıyarak sırf kaari’lerinin verdiği ücretle yaşayabilseydi bizim edebiyâtımızda ve siyâsî hayâtımızda nazîrsiz bir adam olurdu.” 11
HAMİD VE RECAİZÂDE EKREM
Aynı makalenin ilerleyen satırlarında Yahya Kemal Namık Kemal’in diğer çağdaşları hakkında da ufak tefek gözlemlerde bulunur. Ona göre Abdülhak Hamit Tarhan, “Tek başına Türklere yeni bir şiir âlemi yaratmıştır.” Ardından Şair-i âzam ile Namık Kemal arasındaki benzerliklere dikkat çeker: “Zaten vatana dair dramlarına Namık Kemal’in yalnız ruhundan değil, şivesinden de ayrılmaz, onun muakibi (takipçisi) sayılır. Onun gibi ‘iradeli’, ‘emelli’ kahramanların ruhlarını coşturur.” Yahya Kemal, Üstad-ı Ekrem için de şu beyanda bulunur:
“Recâîzade Ekrem şiiri ve nesriyle zayıftır. Fakat ’üstat’ unvanını hak ettiği muallimliğiyle Türk teceddüdünü (yeniliğini) yaşatır, büyütür, yayar, kökleştirir; Namık Kemal Midilli’de, Hâmid, Hind’teyken bükülmez, bıkmaz, usanmaz, yorulmaz, yeni ruhu muttasıl neşreder. Recâîzâde Ekrem’in en güzel ve en büyük eseri budur.” 12 Recaizâde’yi Yeni Türk edebiyatının yenileşme dönemindeki en esaslı ve devamlı çalışmalarının yorulmaz bir öncüsü olarak görür.
Yine bir başka kaynakta “Makber” şairinden beğendiği şiirleri zikreder: “Hâmid’in söylemek istediği muazzamdır, fakat söyleyememiştir. Sakat ifadeleri var. Lâkin, ‘Türbe-i Fatih’i Ziyaret’, ‘Türbe-i Selim-i Ziyaret’ güzeldir.” 13
Yahya Kemal, Siyasî ve Edebî Portreler’de Abdülhak Hâmid’e de bir bölüm ayırır. Bu sayfalarda Şâir-i âzam hakkındaki kanaatini net ve açık bir şekilde belirtir. “Abdülhak Hâmid’e en büyük kötülüğü edenler ‘dinî bütün’ hayranları olmuştur.” 14 dedikten sonra düşüncelerini şöyle izah eder:
“Onun hayırlı dostları da şiirinin kof, tumturaklı ve dâhiyâne zannedilip de hakîkatte lâf gürültüsü olan tarafını sevmeyenler ve gerçek şiir olan mısrâlarını sevenlerdir. Evet, memleketimizde otuz kırk sene sonra şiiri hakîkî bir anlayışla anlamak iyiden iyiye yerleşirse kuvvetli bir münekkid çıkar ve bugün boğulmuş olan bu hakîkati ortaya atar fikrindeyim.” 15 1908 inkılâbına kadar kuvvetli bir Abdülhak Hâmid meftunluğunun bulunduğunu belirten Yahya Kemal, sınırlı bir dairede olan bu sevginin bu tarihten sonra ‘katı bir taassup’ gibi yerleştiğini belirtir. “Bir şâire hayranlık, bizde, eski zamanlar da dâhil olmak üzere, hiçbir zaman bu derece kayıtsız ve şartsız bir taassupla, görülmemişti. Garip olan bu idi ki bu meftunların yüzde doksan dokuzu Finten’i ellerine alıp baştan sonuna kadar okumazlardı” diyerek Hâmid hayranlarının şairin eserlerini okumadıklarını ifade eder ve onları tenkit eder. Beyatlı, yazının ilerleyen bölümlerinde Hâmid’in en büyük meftunu olan Süleyman Nazif’le bir araya gelip konuştuklarını ve ona Hâmid’in şiirindeki lisan hatalarını gösterdiğini, Süleyman Nazif’in “Vay canına! Nasıl olmuş da bu hatâya dikkat etmemişim” dediğini nakleder. 16
MUALLİM NACİ:
Yahya Kemal çocukluğunda çok beğendiği Muallim Nâci’nin Ömer’in Çocukluğu adlı eserini 40 yıl sonra yeniden okuduğunda hayal kırıklığına uğradığını söyler. 17 Severek okuduğu ve anladığı ilk şair olan Nâci’nin millî birliği telkin eden beytini çok sever. Özellikle İstiklâl Savaşı esnasında Türk milleti için “başka düşüncede olanlar”a karşı bu beyti tekrarlar:
“Ayrılan millet ittihâdından
Kessin ümidîni murâdından.” 18
SAMİPAŞAZÂDE SEZÂÎ:
Sâmipaşazâde Sezaî’yi 1902 yılının kış aylarında Paris’te tanıyan 19 şairimiz, onu kaldığı evde ziyaret eder. Sezâî hakkındaki genel düşüncesi ise şöyledir:
“Sezâî Bey, marîz bir zattı. Evhamlıydı. Sokağa yalnız çıkamazdı; hoyrat bir Gençtürk değildi. ‘Yıldız’ın aleyhinde , şairâne teşbihlerle, ağır ve güçlükle yazardı.” 20
MİZANCI MURAD
Yahya Kemal’in Tanzimat devrinin birinci neslini isim isim zikrederken kimseyi unutmamaya çalışır. Mizancı Murad, Yahya Kemal’in nazar-ı dikkatini celbeden bir başka ediptir. Tanzimat’ın birinci ve ikinci neslini âdeta bir radar gibi tarayan şair, Mizancı Murad hakkında müspet kanaatlere sahiptir, hatta onun muasırları arasında ihmal edildiğini ve unutulduğunu bile düşünür ve bu görüşünü okuyucularıyla paylaşır:
“Bu nesilden diğer bir büyük adam daha vardır ki, bunlarla tasnif edilmediği için ekseriya yâd edilmiyor. Bu adam Murad Bey’dir. İstanbul’a geç gelmiş bu Dağıstanlı, tarih muallimliğiyle, yeni Türk ruhunu yaratanlardan biridir; tarihi, kâh boşa giden bir şiir, kâh uyuşuk bir malûmat mecellesi gibi telâkki eden bir nesle, âteşin bir ihtilâl ruhu taşıyan bu milliyetçi, bir tefekkür sahası hâlinde açtı, o neslin çocuklarını alevlendirdi, ‘siyasiyat’a yeni bir zevk verdi, o kadar ki bir müddet genç Türklüğün ruhu oldu.” 21 Yahya Kemal, Mizancı Murad’a Siyasi ve Edebi Portreler’de de geniş yer ayırır. Onun siyasi çalkantılar içinde yaşadığı çelişkileri anlatan Beyatlı, daha önce bir çok öğrenciyi idareye karşı başkaldırarak istikballeriyle oynadıktan sonra Sultan İkinci Abdülhamid’in “Şura-yı Devlet âzâlığı”nı kabul etmesini inceden inceye tenkit eder. Mizancı Murad’ın garip ‘dönüş’ünü ve ibretli ‘düşüş’ünü ayrıntılarıyla tasvir eder. 22 Yazarın “fakr ü zarûret içinde, büyük bir alâka uyandırmaksızın öldü”ğünü anlatan Yahya Kemal son satırlarını şöyle bağlar: “Menfâsından döndükten sonra Anadolu Hisarı’nda, her tarafından çökmüş ve odaları çıplak yalısında, dâimî bir zarûret içinde, aforozluğu yüzünden evlendiremediği ihtiyar kızlarıyle, ömrünün son günlerini geçirdi.” 23
ÜÇ ŞAİR:
Yahya Kemal’ 1903 Eylül’ünde Paris’te tanıştığı Abdullah Cevdet, Abdülhalim Memduh ve Hüseyin Siret hakkında, “Bunların üçü de şiirle uğraşmış ve şâir addedilmiş şahsiyetlerdi.” der. 24 Her üçü hakkında da ayrıntılı olarak düşüncelerini ortaya koyar.
TEVFİK FİKRET: Yahya Kemal’in eserlerinde en çok adı geçen edebiyatçılardan biri de Tevfik Fikret’tir. Fikret, hem şahsiyetiyle, hem de şiirleriyle Beyatlı’nın geniş ilgi alanına girer. Nihad Sâmi Banarlı, şairin “Şiirde Otuz Senem” başlıklı hâtıralarında Tevfik Fikret’ten bahsettiğini yazar. Buna göre “Yahya Kemal, sanat hayâtının başlarında Muallim Nâci’den sonra Tevfik Fikret’i beğenmiş ve onun tesiri altında, onun şiirlerine benzer şiirler terennüm etmiştir.” 25 İşte o geniş hâtıralardan küçük bir kısım:
“Tevfik Fikret’i ilk defa 1912 yazında, arkadaşım Şefik Esad’ın delâleti ile tanıdım. On seneden beri şiirine âşina idim. Kendi neslimin bütün çocukları üzerinde olduğu gibi, rûhumda, ahlâkımda, zevkimde, lisânımda, san’atımda en büyük tesiri o icrâ etmişti. Şark âleminden kafamı o çıkarmıştı. Bir müddet onun kâinatında kalmıştım. Sonra Paris’deki edebî hayâta dalarak onun kâinatından çıkmıştım. Tefahur hissi hemen hemen mutlak bir sûrette güzel bir his değildir. Lâkin sahih bir hâdiseyi anlatmak için zarûrî olarak ihtiyâr ediyorum: Tevfik Fikret’in lisânına ve şiirine benim neslimden ilk aksül’amele ben cür’et ettim; mâmâfih onun aleyhinde yazmıyan ve ona hürmet eden, onu ilk bir mürşid gibi telâkki eden bir ferd oldum. Galibâ beni bilhassa bununçün sevdi.” 26 Yahya Kemal hâtıralarının devamında Fikret’le aralarında geçen bir hadiseyi de nakleder. Cenyo’da Fikret ve Sâtı Bey’le kahve içerken Süleyman Nazif geçer ve Yahya Kemal’i selâmlar, Beyatlı da bu selâma mukabele eder. Süleyman Nazif’den hazzetmeyen ve bu yakınlığı fark eden Fikret bozulur ve Yahya Kemal ile aralarında soğuk bir muhavere geçer.
“Üç Tepe” 27 başlıklı makalesinde Tanzimat ve Servet-i Fünûn üzerinde genel bir değerlendirme yapar. Bu yazıda Tevfik Fikret de hissesine düşeni alır. Okuyalım:
“O zümrenin en yüksek çehresi olduğu için değil, en ziyade çocuk ruhlu ve bir gayeye en ziyade irade ve hırsla kapılan olduğu için Fikret’e ve onun hayatına bakmak yeter. Şiirleriyle küçük bir kahraman yaptığı oğlunu İskoç illerinde medeniyete emanet ederken tavsiyelerinizi söyledikten sonra bir gün memlekete, esatirin gökten ateşi çalan kahramanı gibi döneceğini tahayyül ediyordu. Meğerse oğlan, müebbeden dönmemek üzere gitmiş!.. Bu çocuğun serencamı o edebiyatın son götürdüğü merhaleyi ibretle düşündürecek kadar manidar değil mi?” 28
TEVFİK FİKRET- HALİT ZİYA UŞAKLIGİL:
Yahya Kemal’in neslinden öncekileri ve çağdaşlarını değerlendirmelerinde ve onlar hakkında verdiği hükümlerde geniş bir objektif tavır görürüz. O sanat anlayışlarını benimsemese de, şiir ve fikirlerine katılmasa da ele aldığı edip ve şairleri hakkaniyet üzerine titizlikle tahlil eder, onların fikir ve sanat hayatımızdaki yerini tespit eder. Bu yönüyle Yahya Kemal bu tarz yazılarında âdeta sanatkârlığını bir yana bırakarak tarafsız bir edebiyat tarihçisi ve ilim adamı konumuna geçer. Meselâ Tevfik Fikret’in bilgisinin ‘orta derecede’, bir çok bahislerde ondan da geri olduğunu 29 belirtirken “Mütefekkir olarak kâinatı hayli mahduddu.” 30 der. Fikret’in yaşının kemâl devresinde meyl ettiğini, Avrupa’da çalkantılar meydana getiren sol nazariyeleri de bilmediğini, bilmeye fazla hevesli olmadığını söyler. 31 Ama şiiri hakkındaki kanaati farklıdır. O, yenilikçi hareketin Tevfik Fikret ve Halit Ziya’nın elinde geliştiğini ve kökleştiğini düşünür ve şöyle devam eder:
“Bu nesilden sonra yeni Türk ruhunu yoğuran iki sima gelir: Tevfik Fikret ve Halid Ziya. Türk teceddüdü bunların elinde bariz bir şekil alır. O kadar ki âlemlerine giren insan maziyi silinmiş bir ufuk halinde görür. Millî zevke, millî hisse, milî ruha karşı bîgânelikle itham edilen bu iki büyük adamın gördükleri işi henüz nafiz bir nazarla tefrik edemiyoruz. Fakat ileride Türk teceddüdünü tahlil edecek olan münekkitler ve müverrihler, bu iki adamı bizden çok farklı bir nazarla görecekler. Bunların ikisi de, zikri geçen ötekiler gibi, müspet hüviyetli ve iradelidirler; ne istemediklerini söylemezler, ne istediklerini, arzu ile, hasretle söylerler, istedikleri hayatı, âlemi, ahlâkı, terbiyeyi, muhiti güzelleştirirler, şiirleştirirler, bir arz-ı mev’ûd halinde gösterirler. Görüşlerinin ve duyuşlarının tarzı bir neslin iliklerine kadar geçer. Bilhassa Halid Ziya’nın icra ettiği tesire kıyas edilebilecek bir tesir aransa, ancak Fuzûlî’nin eski nesle olan tesiri hatıra gelebilir. O da tamamıyla ruh sahasındaydı. Bu bilâkis bütün bir neslin dünyevî hayatını başka bir kılığa soktu.” 32
CENAP VE YİNE FİKRET
Yahya Kemal, “1860’tan sonra başlıyan yeni şiirimizde ve yeni nesrimizde eskisinin belâğat zevki, tumturakı, hattâ lâfzî sanatları bile devam ediyordu” dedikten sonra Servet-i Fünûn’la devam eden, ikinci yenileşme devresinde başka bir tehlikeye işaret eder. Bu defa İran’dan sonra Frenk taklidi başlamıştır. Ona göre yine taklit sahasındaydık. Cenab Şahabeddin’i “şark’ın süsünü, boyasını ve oyunlarını idâme ettirenler”lerden sayan Yahya Kemal, Fikret’in “şarklı olan zevk bağlarımızı büyük bir mikyasta kırdı”ğını söyler ve şöyle der:
“Türk şiirinin belki en büyük inkılâpçısı olan bu şâirin eserinde müsbet taraf, menfî taraf gibi, kuvvetli değildi. Şark şiiriyle bağları, dediğim gibi, vâsî bir mikyasta kırmıştı. Yalnız yeni usûl şiiri pes değilse bile ancak orta bir derecede tecellî ettirebilmişti. Şiirlerinde Fransızlar’ın orta sınıfına âit zevkler, Frenk tâbiri ile Burjuva zihniyeti göze çarpıyordu. O devrede Fransa’da Paul Verlaine’nin şiiri en şedîd tesîrini icrâ ederken bu manzara herhalde âşikâr bir gerilikti. Lâkin Fransızlığı bertaraf etsek eski şiir telâkkimizin, eski şiirden dillerde dolaşan bir çok parçaların, şiirce değeri, bu yeni çığıra mutlaka fâikti. Bizim gibi asırlarca kuvvetli bir lirizm idrâk etmiş ve hâlâ da onu hatırlayan bir milletin zevkinde gerçek bir değişiklik yaratabilmek için yeni şiirin mâhiyeti yalnız başka değil yüksek ve hâlis de olmak îcâb ederdi.” 33
SÜLEYMAN NAZİF:
Yahya Kemal, dostlarına bağlıdır. Onları kaybedince büyük bir acı yaşar. Nitekim Süleyman Nazif’in vefat haberini Milliyet gazetesinde okuduğu an büyük bir kedere kapılır. 34 Bu ıstırabını şu sözlerle ifade eder: “Kalbimde âdetâ uzvî bir ağrı hissettim. İstanbul’a dönersem Süleyman Nazif’i bulmıyacağım, onunla bir daha görüşmiyeceğim, konuşmıyacağım, dedim. Bu eksiklik bana hududsuz bir acı gibi geldi.” 35
“Süleyman Nazif” levhalı yazısında “Kara Bir Gün” yazarıyla tanışmasını anlatan Yahya Kemal, onun güçlü bir nesir yazarı olduğunu Paris’te bulunduğu sıralarda okuduğu eserlerinden anladığını şu sözlerle ifade eder:
“O zaman Süleyman Nazif’in Paris’de yazdığı iki küçük risâleyi okumuştum. Bu risâlelerdeki nesir harâretliydi ve edebî yazının mükemmel bir numûnesi sayılıyordu.
Meşrutiyet olunca İstanbul gazetelerinde en fazla tebâruz eden çehrelerden biri Süleyman Nazif oldu. Nesrinin, herkesin nazarında hudutsuz bir îtibârı vardı.” 36
Süleyman Nazif ile İstanbul’un muhtelif köşelerinde defalarca dostça görüştüğünü nakleden Yahya Kemal, bir çok hususta, lisan mevzuunda ve asıl şiir bahsinde onunla hiç anlaşamadığını söyler ve Nazif’in hususiyetlerini şu sözlerle ifade eder:
“Başlıca fârikası heccâvâne ihtirâsı olan Nazif de bir çok meşhur edîblerimiz gibi, muhâtabının fikirlerini ya hiç dinlemez, ya yarım yamalak dinler, yâhud da hemen atılıp îtirâz etmek için dinler gibi görünür bir münâkaşacı olduğu için, hemen her söylediğime derhal savletle cevap veriyordu.” 37
NİGÂR HANIM:
Yahya Kemal, “Nigâr Hanımefendi” başlıklı yazısında “Şark şâiresi” olarak vasıflandırdığı Nigâr Hanım’ın şiirini, bizim eski havasımızı aksettiren sanattan sayar ve şöyle der:
“Sanatta ve hayatta Nigâr Hanım Türk Şark’ını her muâsırdan iyi temsîl etti.
Bâzı kadınlar erkek gibi yazıyorlar. Nigâr Hanım dehâ-i nisvî ile mütehallî yegâne şâremizdir. Cinsinin enfüsiyetini kimse onun kadar samîmiyetle ifâ edemedi.
Bezlettiği sıfatlarda bazen mübâlağa etmeyen Süleyman Nazif Bey, Nigâr Hanım için: “Kadınların Abdülhak Hâmid’i” diyor. Bu teşbih ne kadar doğrudur.
Vezne, kafiyeye, lisâna karşı zebûn olan bu şâirenin şiiri, metrûk bir odada yapyalnız, kalbin hür cûşu ile çalınan bir mûsikîyi andırıyor. Bu bestelerden hâvs-âşinâlar hazzedebilir.” 38
RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI:
Şairimizi ‘yeni bir şiir tecrübesi getiren şahsiyet olarak’ Tevfik Fikret’e takdim eden, Rıza Tevfik’tir. 39 Yahya Kemal Bölükbaşı’yı bir tarzın son temsilcisi olarak kabul eder ve şöyle der: “Rıza Tevfik’in şiirine gelince, aruz karşısında hece şiirine ses ve mûsıki mükemmeliyeti kazandıran bir silsile Halk ve Tekke Şiiri’nin son temsilcisi odur.” 40
ZİYA GÖKALP:
Yahya Kemal, Siyâsî ve Edebî Portreler kitabında on sayfa olarak yer alan ve daha önce Türk Yurdu mecmuasında neşredilen 41 hâtıratında, Ziya Gökalp hakkındaki düşüncelerini anlatır. Onu ilk tanıdığı andan son devrine kadar bu Türkçü sosyologumuz ile çizgilerinin zaman zaman buluştuğunu hatırlatır. Gökalp için “İstanbul içlerinde, tıpkı Diyarbekir’de yaşadığı gibi kapalı bir ömür sürmeğe alışmış ve o çerçeveden dışarıya çıkmamıştı.” 42 diyen Beyatlı, müşterek hâtıralarını nakleder, sonra da “Ziya Bey, yalnız kitablara ve fikirlere kapanmış bir adam olduğu için çok iyi bir insandı, lâkin maddî mânâda iyilik etmeği bilmezdi.” 43 der ve aynı sayfada bunu şöyle tekrarlar: “Ziya Bey maddî hayâta bîgâne idi. Yalnız dostlarını ve değerli fikir adamlarını değil, kendini, âilesini ve çocuklarını bile bir an düşünmedi.” Yahya Kemal, daha sonra Yeni Mecmua’nın neşir macerasını yâd eder. “Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp” başlıklı ikinci yazısında bu iki edibimizin edebî kudretlerini ve şiire bakışlarını mukayese eder. “Fikret, kendi zamânında, çalkanan Fransız şiir cereyanlarının en derin ve yüksek taraflarını, yânî Baudelaire’den Symboliste’ler’e kadar uzanan mühim tarafını hiç anlamazdı” 44 derken Ziya Gökalp için yaptığı şu değerlendirmeyi okuruz:
“Ziya Gökalp, Fransızca şiiri hiç bilmezdi, Fârisi şiiri ve bizim eski şiirimizi birinci derecede anlardı, ilimde ise pâyansız bir kudret sâhibiydi; Garp felsefesini Sokrat’dan Bergson’a kadar en derin ve yeni telâkkîsiyle edinmişti. Şiirin ve edebiyâtın -ilim bakışıyle- târiflerine giriştiği vakit Bergson kadar ihâtalı görünürdü. Şiirde Fikret’in çığırını nazariyeleriyle silip süpürmeğe teşebbüs eden Ziya Gökalp oldu.” 45
Yahya Kemal’in Fikret ve Gökalp’i mukayesesi son derece ilgi çekicidir. Şöyle der:
“Tevfik Fikret bütün zaafları ve noksanlarıyle berâber- şiirimizin içindendi. Şiirimizin alafarangaya doğru bir istikamet alacağı zamanda gelmiş, o istikametin başına geçmiş, göreceği işi görmüş, eserini de şahsiyetini de Türk edebiyâtına müebbeden hakketmişti.
Ziya Gökalp şiirimizin dışında kalmış bir âlimdi. Şiirin ne olduğunu iyi bilmesi, edebiyâtımızın hangi istikamette millî olabileceğini yi anlaması onun şiirimize ve edebiyâtımıza girmesini temin edemedi; bunun için de şiirimizin yenileşmesinde hiç bir göremedi.” 46
Yahya Kemal, Fikret’in “çok basit bir mâlûmatla eski şiirimizi bilmesine rağmen, zamânında işbaşına geçer geçmez, şiirimizde gözleri kamaştıran bir yenilik başarıverdi.” 47 derken Gökalp’in bu konuda başarısız olduğunu kabul ediyor:
“Ziya Göklap ise şiirin ne olduğunu Avrupa felsefesinin bütün ışıklarıyle iyi bildiği halde, bizim heceli ve aruzlu bütün millî şiirimizi Fikret’den çok daha iyi anladığı halde, kabûl edilmesini teklif ettiği millî vezinlerle, millî nazım şekilleriyle, millî zevkle ve millî lisanla, ne kendi bir yenilik vücûda getirebildi, ne de tilmizlerinin bir şey yapmasını temîn edebildi.” 48 Bu görüşlerini, “Tevfik Fikret şiirimizin içindendi. Ziya Gökalp dışında yaşayan bir âlimdi.” Şeklinde hülâsa eder. 49
MEHMED ÂKİF: Yahya Kemal, Âkif’i de takdir eder ve onun İstiklâl Marşı’na gönderme yapar: “Vigny’nin ‘Kurdun Ölümü’ ile İstiklâl Savaşı’nı yapan annevatan arasında bir münasebet vardır. Dökülen bunca kanların, çekilen eziyetlerin elbette ki bir mükâfatı olacaktır. Bu mükâfat Âkif’in ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl’ mısra’ında işaret edilen ‘istiklâl’dir.” 50
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR: Yaşadığı dönemdeki bir çok edip hakkında mütalaalarda bulunan Yahya Kemal, meşhur romancımızı da ihmal etmez ve onun için şu yorumu yapar: “Hikâyenüvislerimizin Hüseyin Rahmi Bey gibi heccav olanları, Türk kadınının tramvaylarda yaygaracı, İstanbul’un iç mahallelerinde gürültücü, konaklarda gülünç… tahayyül ediyorlardı.” 51
MEHMED EMİN YURDAKUL:
Heyecan ve coşku adamı Mehmet Emin Yurdakul, Yahya Kemal’in şiirine mesafeli yaklaştığı şairler zümresindendir. Fransız inkılâbının “cûşîş devresi”nden bahsederken, bizde de “cûşîş şâiri” hatta şairlerimizin “en cûşişkârı” olarak Mehmed Emin Bey’i gösterir. 52 Bu ifadede Yurdakul’un şiirinde bir mükemmellik ve güzellik bulunuşundan ziyade şairin heyecan ve duygularındaki taşkınlığı ve abartıyı ifade eder.
FAZIL AHMET AYKAÇ:
Yahya Kemal’e göre, “Mütareke’den sonra, bazı fikir adamları aleyhinde, bir şey söylemediği, millî mücadeleyi destekler tarzda yazı yazmadığı suçlamasıyla yapılan saldırılarda Fazıl Ahmed de güç bir mevkie düşmüştür. Lâkin o çaresizlikten doğan bu durumdan mağdur ve biraz da haklıdır.” 53 Çünkü Yahya Kemal’e göre Fazıl Ahmet Aykaç “asâleti müsellem” bir insandır. 54
HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER:
Yahya Kemal’e göre, bir zamanlar beraberce “Yeni Türk Evi” fikrini canlandırmaya çalıştıkları ünlü hatip Hamdullah Suphi, millî hareketin en fedakâr gönüllülerinden biridir. Türk Yurdu’nda bir çok yazısı yayımlanan bu edibi coşkulu ve samimi bulur. 55
HALİDE EDİB ADIVAR
Siyasi ve Edebi Portreler’de Halide Edib Hanım’a 11 sayfa ayrılır. Yahya Kemal, romancımızla tanışmasını, görüşmelerini ve fikirlerini uzun uzadıya anlatır. Bilgi Derneği’nde diğer Türkçü yazarlarla birlikte bir araya gelişlerini tafsilatlı biçimde nakleden Beyatlı, Adıvar’ın Suriye mâcerasını “yeni ve garip bir proje” hatta “gülünç” olarak bulur. Halide Hanım’ın fikrî zikzaklarını, hırsını ve kanaatlerini kendi zaviyesinden değerlendiren Yahya Kemal, Sinekli Bakkal yazarının siyasî mücadelelerine de temas eder. 56
AHMET HAŞİM:
Ahmet Haşim ve Yahya Kemal ikisi de iyi şair ve iyi dosttur. Ne var ki Dergâh dergisinde beraber yazmalarına rağmen şiir konusunda pek anlaşamazlar. Çünkü şiir telâkkileri farklıdır. Üstelik Haşim geçinilmesi zor bir tabiata sahiptir. Ama Yahya Kemal yine de bu asabî mizaç kadîm dostunun hakkını teslim eder ve, “Ahmet Hâşim, teşbihleri ile Çin, Hind, İran ve eski Türk ressamlarını gölgede bırakır bir sanatkârdır.” der. 57
REŞAT NURİ GÜNTEKİN:
Yahya Kemal bir romancı olarak Reşat Nuri’yi pek beğenir. Çalıkuşu yazarının bir romanını okuduktan sonra “Reşat Nuri’nin son romanında hâlis Türkçeden öyle sahifeler gördüm ki, bayıldım.” der. 58
YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU:
“Yakup Kadri” faslına, birbirlerine karşı duydukları “şedid kin”i anlatarak başlayan Yahya Kemal, daha sonra romancı ile dost oluverdiklerini söyler. Kiralık Konak yazarının Refik Halid ile münasebetini nasıl kestiğini kendisine anlattığını dile getiren Beyatlı, bu iki edibin aslında mizaç olarak birbirlerine benzediklerini öne sürer ve şu yorumu yapar: “Yakup Kadri ile Refik Halid eski dosttular. Birbirlerini anlamak için yaratılmıştılar, birbirlerine karşı sonsuz bir hayranlıkları vardı. Hareket-i Milliye dostluklarına mânî oluyordu.” 59 Bu konuşmanın üzerinden bir hafta geçer. Yahya Kemal, “Güzel bir gündü. Kızıltoprak’da Bağdad Caddesi üzerinde...” diyerek bize Yakup Kadri ile dostluklarının niçin ve nasıl kesildiğini anlatacakken bunu yarım bırakır. Meraka değer bu mâcerayı biz öğrenemeyiz ve konu böylece sisler dünyasına karışıverir.
FALİH RIFKI ATAY:
Yahya Kemal, Falih Rıfkı’yı “samîmî Türk muharriri” 60 diyerek târif eder. Beyatlı’ya göre Falih Rıfkı, “güzel bir ruha ve nesre sahiptir. O, Türk gazeteciliğini bir vatan hizmeti telâkki etmiştir. “Gıll ü gış”lardan muztarib ve gafletimize karşı tahammülsüzdür.” 61
REFİK HALİD KARAY
Memleket Hikâyeleri’nin yazarı da Yahya Kemal’in hâtıraları arasında yer bulur. 1912’de Paris’ten İstanbul’a döndükten sonra ilk tanıdığı gencin Refik Halid olduğunu duyurarak yazısına başlayan Yahya Kemal, hikâyeci ile başta kurduğu samimi dostluğun daha sonra nasıl kesildiğini anlatır. Karay’ın, siyasî hicivleriyle bir varlık gösterdiğini, muhalifleri peşinden koşturduğunu, İttihat ve Terakki’yi ürküttüğünü, yazılarını heyecanla arattığını, ‘Kirpi’ diye bir isim vücuda getirdiğini belirttikten sonra “Ben bu varlığı hissetmiyordum.” diyerek düşüncesini açar. 62 Refik Halid’in Meşrutiyet’ten sonra ortaya atılan edebî nesil içinde en fazla dikkat çeken bir çehre olduğunu ifade ettikten sonra yazarın edebî gücünü şu satırlarla aktarır: “Yazıda muayyen bir nev’in mümessili olmuş, büyük mikyasda kaari’ kazanmış, bir düziye iyi ve îtinâlı eserler vücûda getirmiş, her yazdığını behemehâl merakla okutmuş, Türkçeye yeni bir çeşni vermiş, hemen hemen dâima neş’eli ve canlı; görüşte husûsiyet ve yazışta hüner göstermiş bir muharrirdir.” 63
Edibimiz, burada edebiyat tarihi bakımından son derece önemli bir tespitte bulunur. Yazı ve edebiyat âleminde “iyi yazmak”tan öte başka ölçülerin de aranması gerektiğini zikreden Yahya Kemal, belki de henüz tartışmaya açılmamış bir konuyu dikkatimize sunar. Özetle edebiyatta iyi yazmanın tek ölçü olmadığını, “edebî değer”in yazı kabiliyetinden sonra başladığını söyler. “Bizde henüz idrak edilmediğini” söylediği bu ölçünün ergeç anlaşılacağını belirten Yahya Kemal, Avrupa’da kabul gören bu ‘mi’yâr’ın sadece Refik Halid için değil bütün ediblerimiz için de geçerli olduğunu söyler. Bu mühim tahlil ve tespiti onun ifadelerinden öğrenelim:
“Biz iyi yazı yazana hayrânız; yazının bundan ötesini muhâkeme etmek devrine henüz gelmedik. Cedlerimiz iyi yazan bir kimseye ‘kaleminden kan damlıyor!’ derler ve geçerlerdi; biz hemen hemen aynı görüşle: ‘Allah için fevkalâde üslûbu var!’ diyoruz. Edebiyat kıymetinin derecesi bizde henüz bu noktadadır; Avrupa’nın herhangi bir miletinde ise bu noktadan sonra başlar. Bir muharrir iyi yazı yazdıktan sonra, fikrinin, zevkinin, rûhunun nev’i ve kıymeti ile ölçülür. Hattâ garibdir ki o milletlerde fenâ yazan, kıymeti pek büyük, Stendhal gibi, Balzac gibi muharrirler de vardır. Meselâ Stendhal, fenâ yazmağa ehemmiyet bile vermez, fenâ yazdığını îtiraf bile eder: ‘Ben sicil üslûbıyle yazıyorum!’ derdi. Mamâfih bu istisnâları bir tarafa bırakalım. İyi yazmak edebiyatta esastır, ancak edebî değer yazı istîdâdından sonraki merhalelerdedir.” 64
RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN:
Beyatlı, 1913-14 yıllarında Galatasaraylılar muhitinde Tevfik Fikret’in evinde Rıza Tevfik ve Selim Sırrı Beylerin peşinde “mütebessim” ve “telâşlı” bir halde görülen Ruşen Eşref’in o dönemin yeni edebiyat heveslileri arasında “en fazla göze çarpan bir delikanlı” olduğunu söyler. 65 Ruşen Eşref’in ikide bir açtığı evrak çantasından çıkardığı küçük hikâyelerle, çocuk şiirleri ve mizah yazılarını toplulukta okuduğunu ve dinleyicilerin kanaatlerini öğrenmek istediğini belirten Yahya Kemal, bu müteşebbis gencin nihayet şöhrete kavuştuğunu ve muradına nâil olduğunu söyler: “Nihayet yel üfürdü, su götürdü, Ruşen Eşref de kendi yaratılışına uygun olan bir kapı buldu, oradan mârufiyetin tatlı sâhasına giriverdi.” 66 Ünaydın’ı edebiyat dünyasının meşhurları arasına katan şairimizin bizde yeni başladığını söylediği “edebî röportörlük”, o sıralarda henüz filizlenmeye başlayan ‘edebiyat röportajcılığı’dır. Bu edibin İstanbul’da semt semt, edib, şair ve romancıların evlerine giderek özelliklerini, birbirleri hakkındaki teveccüh ve kinlerini gazete sütunlarına dökerek okuyucuları meraklandırdığını ifade eden Beyatlı, Ruşen Eşref’in Fransa’da bu çığırı başlatan Jules Huret’e yaklaşamadığını ancak bizde de bu çığırı onun kadar hiç kimsenin ifa etmediğinin doğru olduğunu söyler. Ünaydın’ın en çok bilinen ve meşhur ediblerle yaptığı konuşmalardan meydana gelen Diyorlar ki isimli eserine de temas eden Beyatlı, “Bu kitaba daha iyi bir unvan bulunabilirdi” dedikten sonra “Dedikleri” gibi bir ismin daha uygun olabileceğini sözlerine ekler. 67
M. FUAD KÖPRÜLÜ: Yahya Kemal, Mektuplar Makaleler adıyla hazırlanan kitabında bulunan Peyam ve Hâdisat-ı Edebiye neşredilmiş makaleleri dikkat çekiyor. Bunların ilki “Bir Güftügü” 68 ismiyle yayımlanmıştır. Yahya Kemal bu yazısında M. Fuad Köprülü’yü ve düşüncelerini ele alır, onun Haşim’in tesirindeki ilk şiirlerini küçümser ve ancak “hâfız-ı kütüp”lüğe yaraşacağını yazar. İşte pervasızca kaleme alınmış bu ilgi çekici yazıdan bir bölüm:
“Köprülüzâde Mehmed Fuad Bey’i yalnız yazılarındaki tavrıyla tanıyanlar cedd-i ekberi dâhî Arnavut gibi, aksakallı bir pîr sanırlar. Bilâkis Fuat Bey mâvi gözlerle bakan enîs mûnis bir gençdir ki, daha geçen seneye kadar ağzında bir nây-ı zümridîn tutarak neşîdeler fısıldıyordu. Ne kadar san’atperestler: ‘Bu genç, Şark’ın hükm-i bedayii kesilecek’ dediler. Fuat Bey henüz o zamanlar ‘İlâhî ve Rustâî Oyunlar” ve ‘Göl Saatleri’nin seyyâl şâirlerini okuyordu.
Meğer bu mâvi rüyâ imiş. Çok geçmeden bu şaîrleri unuttu. Şimdi belki hatırlamaz bile. Ahmed Haşim Bey’in göllerinden ayrılalı, ulûm-ı siyâsiye, târih, içtimâiyat, ırkiyat gibi muhtelif diyarlarda dolaştı. Şimdi nerelerde bulunuyor? Pek belli değil. Öyle zannediyorum ki, bu seyyah ergeç kitâbiyatda tavakkuf edecek. Şark’ın bütün kitapları cem’olunur da umûmî bir Türk kütüphanesi teessüs ederse, Hâfız-ı kütüblüğüne en fihrist âşinâ namzet Köprülüzâde Mehmed Fuat Bey olabilir.” 69 Yahya Kemal, makalesinin ilerleyen bölümlerinde Köprülü hakkındaki düşüncelerini daha açık ve kesin biçimde ifade eder.
VE DİĞER EDİBLER
Yahya Kemal Aka Gündüz’ün kafiyelerini “Kabadayı kâfiyeler” olarak tanımlar. 70 Beyatlı, iman mevzuunu işlediği bir yazıda mukaddesata hücum edenlerden bahsederken, “Nâzım Hikmet’in Kitâb-ı Mukaddes’e açık taarruzları ise hangi rüzgârla olmuştur, bunu vatanda bilmeyen bir tek münevver yoktur.” der. 71 Faruk Nafiz’in, “Türkçe’yi nesli içinden güzel şekilde kullanan bir şair” olduğunu belirten Yahya Kemal, daha sonra bu düşüncesini şu sözlerle teyit eder: “En güzel Türkçeyi bu neslin en hâlis ve en yüksek şahsiyetleri Fâruk Nâfiz ve Kemâlettin Kâmî söylüyorlar.” 72 Faruk Nafiz için söylediği şiir ise dilden dile dolaşır:
Bir lübbüdür cihânda elzz-i lezâ’izin
Her mısrâ’ı güzîdesi Fâruk Nâfiz’in. 73
Halit Fahri Ozansoy hakkında olumlu hisler beslemeyen Yahya Kemal’in kanaati şöyle: “Zevksizlik, soğukluk, mahalle sırıtkanlığı, bilhassa kofluk satır satır akıyordu. Hâfızası bu âyarda olan bu muharrir bu hâtıralarıyla şâheseri olan Baykuş’u da geçmiş.” 74 Ve Yahya Kemal, kendisini çok seven, eserlerini daha sonra günışığına çıkaracak ve âdeta ömrünü kendisine adayan Nihad Sâmi Banarlı’ya yazdığı bir mektupta, “Hâlis Türk oğlu, azîz ve yüksek yaradılışlı muhibbim Nihad Sâmi Banarlı” şeklinde hitap eder.
Bunlar elbette Yahya Kemal’in edebiyatçılar hakkındaki bütün görüşleri değil. Öyle bir çalışma kitaplık çapta olur. Biz bir bakıma şairimizin muhtelif edipler hakkındaki değerlendirmelerini kısaca ve toplu olarak bir araya getirmiş olduk. Bu hükümler bizi Yahya Kemal’in geniş dünyasına, büyük ufkuna ve objektif tavrına götürür. Mizaç olarak sevmediği veya sanatını tasvip etmediği edebiyatçılar hakkında bile tarafsız hükümler verebiliyor, sempati ve antipatilerin dışında doğru değerlendirmeler yapabiliyor. İşte Yahya Kemal’i büyüten, büyük ölçüde bu hakkaniyet ölçülerine sahip oluşudur. Şairi bütün bu cepheleriyle anlamak, tanımak ve idrak etmek bizim için vazgeçilmez bir borçtur. Vefatının 50. yılında Aziz İstanbul’un büyük şairini, rahmetle, şükranla ve saygıyla anıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
1) Yahya Kemal İçin Yazılanlar Cilt 1, Hazırlayan Kâzım Yetiş, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1998; Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, Hazırlayan Kâzım Yetiş, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 2000
2) Siyasi ve Edebi Portreler, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul 1976, s.75
3) Edebiyata Dair, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti, s. 288
4) Eğil Dağlar, İstiklâl Savaşı Yazıları, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 10. baskı, İstanbul 2007.
5) a.g.e., s. 21, Zaman, nr. 472, 30 Ağustos 1919.
6) Tevhid-i Efkâr, nr. 337-3365, 16 Mayıs 1922
7) a.g.e., s. 263
8) a.g.e., s. 263.
9) Ahmed Emin Yalman, Nâmık Kemal’i Yahya Kemal’den dinleyelim, Vatan
gazetesi, 21 Aralık 1940.
10) Edebiyata Dair, s. 277-278.
11) a.g.e., s. 283
12) a.g.e., s. 263
13) Yahya Kemal’in Dünyası, Ord Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Şehir Yayınları, İstanbul 2000, s. 117
14) Siyâsî ve Edebî Portreler, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 3. baskı, İstanbul 1986, s. 1
15) a.g.e., s.1
16) a.g.e., s. 4
17) Mektuplar, Makaleler, Yahya Kemal, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1977, s. 28
18) Bir Dağdan Bir Dağa, İstanbul 1984, s. 335
19) Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, İstanbul 1976, s. 101
20) a.g.e., s. 195
21) Eğil Dağlar, s. 263-264
22) Siyasi ve Edebi Portreler, s. 66-67
23) a.g.e., s. 68
24) Mektuplar, Makaleler, İstanbul 1977, s. 250
25) Yahya Kemal’in Hâtıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2. baskı, 1997, s. 105
26) a.g.e, s.105-106
27) Dergâh, nr.1, 15 Nisan, 1921
28) Eğil Dağlar, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti, 10. baskı, 2007, s. 74
29) Siyasi ve Edebi Portreler, s. 21
30) a.g.e., s. 20
31) Siyasi ve Edebi Portreler, s. 21
32) Eğil Dağlar, s. 264.
33) Eğil Dağlar, s. 260-261
34) Siyasi ve Edebi Portreler, s. 25
35) a.g.e., s. 25
36) a.g.e., s. 26
37) a.g.e., s. 27
38) Edebiyata Dâir, s. 207-208
39) Siyasi ve Edebi Portreler, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul 1976, s. 9
40) Edebiyata Dair, Yahya Kemal, İstanbul, 1984, s. 112
41) “Şahsi Hâtıralar”, Türk Yurdu Mecmuası, Kasım 1924
42) Siyâsi ve Edebî Portrlere, s. 13
43) a.g.e., s. 17
44) Siyasi ve Edebi Portreler, s. 21
45) a.g.e., s. 22
46) a.g.e., s. 22
47) a.g.e., s. 23
48) a.g.e., s. 23
49) a.g.e., s.23
50) Eğil Dağlar, Yahya Kemal, Ankara 1981, s. 89
51) Mektuplar, Makaleler, Yahya Kemal, İstanbul 1977, s. 134
52) Mektuplar, Makaleler, Yahya Kemal, İstanbul 1977, s. 270
53) Eğil Dağlar, Yahya Kemal, Ankara 1981, s. 239
54) Mektuplar, Makaleler, Yahya Kemal, İstanbul 1977, s. 97
55) Mektuplar, Makaleler, İstanbul 1977, s. 139
56) Siyasi ve Edebi Portreler, s.31-40
57) Siyasi ve Edebi Portreler, Yahya Kemal, İstanbul 1976, s.100
58) Bir Dağdan Bir Dağa, Yahya Kemal, İstanbul 1984, s. 312
59) a.g.e., s. 43
60) Eğil Dağlar, Yahya Kemal, Ankara 1981, s. 153
61) Eğil Dağlar, Yahya Kemal, Ankara 1981, s. 153
62) a.g.e., s. 46
63) a.g.e., s. 47
64) a.g.e., s. 47
65) Siyasî ve Edebî Portreler, s. 48
66) a.g.e., s. 47.
67) a.g.e., s. 50
68) (İmza yerine ***), Peyâm- ı Edebî, 26 Kânunûevvel 1329; Mektuplar Makaleler, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, gözden geçirilmiş 2.baskı, İstanbul 1990, s. 181-179-183
69) a.g.e., s. 179
70) Mektuplar, Makaleler, Yahya Kemal, İstanbul 1977, s. 217
71) Bir Dağdan Bir Dağa, Yahya Kemal, İstanbul 1984, s. 13
72) Mektuplar Makaleler, Yahya Kemal, İstanbul 1977, s. 115
73) Eski Şiirin Rüzgârıyle Yahya Kemal İstanbul 1974, s. 139
74) Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, Yahya Kemal, İstanbul 1976, s. 145
http://www.sanatalemi.net/HaberDetay.aspx?Hid=10883
Okunma Sayısı :
7112
20 Eylül 2008