CİVAN CANOVA İLE AYKIRI BİR SÖYLEŞİ

    İlk filminizden başlamak isterim. 19 yaşında, Yılmaz Güney’in “Arkadaş” adlı filminde rol alarak, kariyerinize ilk adımı attınız. Yılmaz Güney'le aynı filmde rol almak size neler kazandırdı.

 C. Canova: Teklifi aldığım günü çok net hatırlıyorum.1974 haziran ayıydı. Film zaten bizim oturduğumuz yazlıkta çekilecekti. Yazlığın restoranında yanına çağırdı beni Yılmaz Güney, oturduk karşılıklı. ‘Filmde oynar mısın?’ diye sordu ansızın, bir süre havadan sudan konuştuktan sonra. Haber vermek için eve kadar yürüyüşümü hatırlıyorum. O anı hayatım boyunca unutmayacağımı düşünmüştüm sadece. Çok mutlu olmuştum. O yıl, afla tahliye olmuştu Yılmaz Güney. Çok sevinmiştik. Yılmaz Güney bir başkaydı bizim kuşak için. Stardan öte; düşünen, üreten, mücadele eden, kafa yoran, cesaretli bir aydın, ideal bir sinema adamıydı. Öyle değerlendiriyor; hem hayranlık hem de saygı duyuyorduk. Meslek hayatıma böyle bir insanla başlamak her zaman övünç kaynağı oldu benim için. Bence en güzel kazanç bu. Bu dünyaya onunla merhaba demek.  

    İlk filminizin ardından Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümüne  girdiniz. Neden bu mesleği tercih etmek gereği duydunuz ve meslek seçiminizde ailenizin rolü veya tepkisi ne oldu?

C. Canova : O yıl, yaz başında, Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nden kaydımı sildirmiştim. Boştaydım. Niyetim aileme emrivaki yapıp konservatuar sınavlarına girmekti. Zaten kendimi bildim bileli buydu niyetim ama babamdan çekiniyordum. Tarih tekerrürden ibaret derler ya, büyükbabam da babama
 aynı duyguları yaşatmış.  İşin tuhafı onun babası tüccarmış. Benimkiyse konservastuvarın tiyatro bölümünün başkanıydı. Babam Atatürk devrimlerini model almış kendine. Ben de farkında olmadan babamı model almışım. Model almak demiyelim de, o dünyaya doğmuşum. Hazıra kondum açıkçası. Evde tiyatro konuşulurdu sürekli. Her yıl oynayacak olan oyunların ismini ezbere bilir, hepsini izlerdim. Evimiz okul gibiydi. Salonumuz da sahneden farksızdı. Öğrenciler bize gelir, o yıl oynayacakları parçaları babamla gösterirlerdi. Bütün bunların etkisi büyük oldu. Babamsa ben okula girdikten sonra diğer öğrencilerden ayırmadı beni. Sürekli tiyatronun külfetlerinden söz etmeyi bir tarafa bırakarak; bu mesleğin önemini, sorumluluklarını anlatmaya başladı. Herkese yaptığı gibi bana da tiyatro sevgisi ve disiplinini aşılamaya çalıştı. Gerçi ben aşıyı çok önceden yemiştim ama geç anlatabildim bunu babama. Nur içinde yatsın, az emeği yoktur üzerimizde.  Size bir sır vereyim mi; ben de istemezdim çocuklarımın tiyatrocu olmasını. Çünkü tiyatroda ‘zanaatkar’ olma ihtimaliniz, diğer mesleklerde sıradan olma ihtimalinizden çok daha fazla. Bu riske girmesini istemezdim onların. Sıradan bir doktor, mutsuz bir tiyatrocudan çok daha fazla tatmin olabilir mesleki hayatında. Çünkü sonuçta doktordur. Bizlerin ise ‘gerçek sanatçı’ olup olmadığımız konusu, bir ömür boyu, yetkili yetkisiz, herkes tarafından masaya yatırılır.  

    Yazmayı sevdiğinizi biliyoruz. Size ait birçok oyun da var. Bunların bazıları çeşitli derecelerde ödüllendirildi, sahnelendi. Yazarken, oyun yazarken hangi ölçüleri dikkate alıyorsunuz? Prensiplerinizi ve tercihlerinizi hangi değerler belirliyor?

C. Canova : Tiyatro oyunculuğunun en trajik yanı, imzaların suya atılması. En büyülü yanı da bu bence. O an parlıyor ve sönüyorsunuz. O anı iyi değerlendirmeniz, sonuna kadar tadını çıkarmanız lazım. İzleyenlerle birlikte oynayan ve oynayanlar da unutulup gidiyor zaman içersinde. İnsan olarak en büyük arzumuz, becerebildiğimizce, zamana çelme takmak galiba. Söz uçuyor, yazı ise kalıyor. Tabi kalmaya değer bulunursa... Kalmaya değer bulunması için ne mi yapıyorum? Kendim olmaya çalışıyorum. ‘Ben Civan olarak şunu, şunu, şunu kendime dert ediyor ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum’ diyorum. Kanımca dert ettiğim şeyler de evrensel dertler. Mesela iktidar. İfrit oluyorum insan türünün güce ve güçlüye böylesine tapmasına. Bütün doğruları ‘GÜÇ’ belirliyor. Her oyunumda bu dert patlar mesela bir yerden. Ve kendime, ruhuma sinmiş olduğuna inandığım, bana has  bir uslup içersinde, ama  genel geçer mesleki doğruları da göz ardı etmeyerek,  anlatmaya çalışırım anlatmak istediklerimi.  

    Hayatınızda oyuculuğun çok özel ve önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Peki, müzikle ya da farklı sanat dallarıyla aranız nasıl?

C. Canova : Hayat müziksiz yaşanmıyor. Şu an size bunları 
anlatırken, bir yandan da 5. senfoniyi dinliyorum. Ondan önce de, ağız mızıkamla Lee Oskar’a eşlik etmeğe çalıştım ama şarkının yarısında saçmaladığımı fark ederek sustum. Önemli olan hissetmek. Şiir ve müzik. Evrenin ahenginin bize yansıyan biçimleri bunlar. Şiirle anlamlandırıyoruz, müzikle ise duyumsuyoruz tüm kâinatı. Başınızı gökyüzüne kaldırınca şiir görürsünüz. Yağmurun, rüzgârın, hayvan seslerinin bile bir melodisi, ahengi vardır. Eğer gökyüzüne baktığınızda sadece boşluk görüyorsanız, ya da ahengi gürültü olarak algılıyorsanız; anlamlandırma yetiniz gelişmemiş demektir. Gençliğimde çok isterdim; ilerde bana ‘iyi piyanist’ ya da ‘ iyi besteci’ ya da ‘çok iyi şair’ desinler. Ama dört kol çengi olmaya kalkarsanız, hiç bir şeyi doğru dürüst yapamazsınız. Ama bol bol şiir okuyup müzik dinliyorum. ‘Neon’ isimli oyunumda 9.senfoni geçiyor. Oyunu bir yılda yazdım. Yazdığım süre boyunca kulağımda kulaklık, 9.senfoniyi dinledim. Bu arada her amatör gibi dinlenmek için, kendimce bir şeyler karalayıp,  bazen bir enstrüman tıngırdatıyorum.   

    Sinema ve tiyatro dünyamızın beyefendi isimlerinden birisiniz. Günümüzde maalesef sanatçı ve oyuncularımız, oyunlarından ziyade özel hayatlarıyla daha çok gündeme geliyorlar. Siz bir sanatçıyı nasıl tanımlarsınız? Sizce sanatçı kimdir?

C. Canova : Bendeniz; ‘sanatçı’ kimliği olan bir kişi olarak, görev ve sorumluluklarımı maddeler halinde belirlemekten nefret ediyorum. Hala kendimle savaş halinde olduğumdan mıdır nedir, başkaları pek ilgilendirmiyor beni. Bazen düşünüp dururum, ‘ben şu hayatta, şimdiye kadar ne yaptım acaba?’ diye. Suçluluk duyarım, zamanımın çoğunu hiç bir şey yapmadan geçirdiğim için. Sonra da rahatlatırım kendimi; ‘deli misin oğlum, oyun falan yazdın ya arada...’ Anlayacağınız, ‘sanatçı kimdir’ i sorgulama faslına gelmedim henüz. ‘hayatta bulunmayı hak edecek ne yaptım’ dayım hala. Ha, ne mi yapmam gerekir?  İnsan denen varlık, kendi uygarlığının bir hücresi bence. Herkesin farklı bir görevi var. Amaç, el birliği ile daha yaşanılası bir ortam ve daha sağlıklı bir bütün oluşturmak. Bu arada bütünün gidişatını bozan zararlı hücreler de var tabi. Ve genelde de ‘güçlü’ olur bunlar. Daha paylaşılan, daha yaşanılır bir ortam nasıl oluşur, hayat nasıl daha bir anlam kazanır... Bunlara kafa yormak. Galiba benim içimden gelen bu. Kısacası ben buyum, böyleyim. Bana sanatçı deniyorsa eğer, sanatçı da bunun gibi bir şey işte.

    Bir sanatçının yaşadığı topluma karşı birtakım sorumlulukları vardır. Sanatçı çoğu zaman yol gösteren, yön belirleyen kimsedir. Sizce bir sanatçının öncelikli hedefleri neler olmalıdır.

C. Canova : Sanatçıyım diye milleti yanlış yola saptırmasın da, yol göstermese de olur. ‘Sanatçı’ sözcüğünün kapsamı kapasitesinden çok daha fazla genişletildi bence. ‘Entertainer’ yani ‘eğlendiren’; ‘sanatçı’ kapsamının içinde değerlendiriliyor. ‘Sanat Tarihi’ farklı bir konu, ‘Eğlence Tarihi’ farklı bir konu. Sanatın köklü bir geçmişi, evrimi, prensipleri, bir felsefesi vardır. İhtisası vardır.  ‘Entertainer’ daha göz önünde olduğundan; tavrıyla, yaşantısıyla 
topluma kötü örnek olma kaygısı taşıyabilir. Taşımalıdır da. İnsanlar bir oyuncuyu model alabilirler ama sözgelimi bir Neyzen Tevfik’in, ya da Fikret Mualla’nın özel yaşantısı kimseye örnek olmamıştır. Uğraştığınız her sanat dalının kendine has sorumlulukları vardır. Mesela bir ressamın sadece üretimiyle ilgilenir insanlar. Önemli olan onun sunduklarıdır. Üretimiyle yol gösterir. ‘Yol göstermek’ terimini de sevmiyorum ben aslında. Geçenlerde Sn. Baskın Oran bir söyleşide şöyle dedi: ‘Benim üniversitedeki görevim kafa karıştırmak. Çünkü insan kafası karışınca düşünmeğe başlar.’ Örnek verdiğim kişi sanatçı değil belki ama, bir sanatçının görevi de bu olmalı bence. Düşünmeyi sağlamak. Düşünen insan kendi yolunu bulur zaten. Ben galiba bu soruyu bir yazar olarak cevapladım. Tuhaf bir yaşantım var benim. Bazı insanlar dizilerden tanıyor, kimi tiyatro oyunlarından, bir kısmı da yazdıklarımdan. Geçenlerde dalgın bir biçimde Taksim’ de yürürken biri arkamdan seslendi, ‘Çiçek Taksi’ diye. Bu durum oldukça sık geliyor başıma. Ben o sırada, kafamda finalini yazmakta olduğum oyunla cebelleşiyordum. Birden aynı zamanda dizi oyuncusu olduğum geldi aklıma, döndüm, gülümsedim. Çok isterim mesela, bir yazar olarak geneleve gidip insanları gözlemek ama sıkıysa gel de yap. Hemen yapıştırırlar yaftayı, ‘abimize bak sen!’ diye.  Anlayacağınız; ‘kötü model olma’ korkusu bende de var. Oysa yazarın da tiyatro oyuncusunun da halkın içinde olması, her ortamda bulunması, oradan beslenmesi lazım.    

    Kafanızdaki tiyatro ve oyunculuk anlayışıyla, Türkiye şartlarındaki tiyatro ve oyunculuk anlayışını yan yana getirdiğinizde ortaya nasıl bir portre çıkıyor? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

C. Canova : Türkiye’ de kendini çok iyi yetiştirmiş, çok değerli tiyatro sanatçıları var. En önemli sorun dil. İkinci bir dile hâkim olan az maalesef. Ben konservatuarda okurken, yabancı dil eğitimi ciddiye alınmazdı pek. Hala da öyle. Gerek oyun yazarları, gerekse tiyatro oyuncuları açısından verimli bir ülkeyiz ama hareket alanımız kısıtlı ne yazık ki.  

    Türkiye’deki tiyatro ve sinema seyircisine nasıl bakıyorsunuz?

C. Canova : Az ama öz bir tiyatro seyircimiz var. Seyirci, yetiştirirseniz olur. Çeşitli yoksunluklar ve bir türlü halledilemeyen sorunlar nedeniyle, elli yıl içersinde, yeterince seyirci yetiştiremediğimizi düşünüyorum.  

    Rol aldığınız TV dizilerinden biri de Çiçek Taksi. Bu dizi ile izleyicinin büyük beğeni ve takdirini kazandınız. Rolünüzün gereğini fazlasıyla ortaya koydunuz. Bir oyuncu, canlandırdığı her karakterden muhakkak bir şeyler alır. “Şoför Celal” size neler kazandırdı?

C. Canova : Bir miktar para kazandırdı. Bir de, çok daha fazla insan tanımış oldu beni. Ne önemi var bunun diyecek olursanız, güzel şey sevilmek. Ama yolda yürürken tanınmak için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.  

    Türkiye’de özel televizyonların kurulmasıyla birlikte birden bire ciddi bir
 oyuncu potansiyeli ortaya çıktı ve bu hala devam ediyor.  Onlarca dizi film ve binlerce oyuncu mevcut. Buna nasıl bakıyorsunuz? Sizce Türkiye’de –tabiri caiz ise- bir oyuncu kirliliği var mı?

C. Canova : Sadece oyuncu kirliliği mi var sizce? Bence Özdemir hocanın dediği gibi, bütün renkler aynı hızla kirleniyor. Fonu hafiften beyaz kalan bir kirlilik görebilsek, şampiyon ilan edeceğiz ama...   

    Türk Tiyatrosunun bir 50 sonrasına baktığınızda neler görüyorsunuz? Geleceğe dair tahmin ve düşünceleriniz nelerdir?

C. Canova : Bu sorunuza on yıl önce daha iyimser bir cevap verebilirdim. Nostradamus falan değilim ama önümdeki su ufku yansıtıyorsa eğer, biraz bulanmış görünüyor. Gene de ümit kesilmez. Gönül isterdi ki, sürüncemede kalan birçok sorun yıllar önce halledilmiş olsun. Her şehrimizde salonlarımız, yerleşik ama huzurlu oyuncu kadrolarımız, geniş bir seyirci kitlemiz olsun ve bu kitle tiyatroyu bir ihtiyaç olarak görsün, istesin, özlesin. Ama dediğim gibi, eğer emek verir ve de yetiştirirseniz oluşur bu seyirci kitlesi.     

Sizce Türk Sinema ve Tiyatrosunun bugün içinde bulunduğu en önemli problem nedir/nelerdir?

C. Canova : Tiyatro olarak elbette maddi problemimiz had safhada. Sahne problemimiz var. Hala bir yasamız yok.  Sinemanın faal olarak pek içinde değilim. Sinemanın sorunları hakkında söz söylemem yanlış olur. Sinemadan; oyuncu olarak kaliteli senaryolar, seyirci olarak da özgün filmler özlemi içersindeyim.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyor; sanat yaşamınızda başarılar ve mutluluklar diliyoruz. (Söyleşi: Erdal SARIÇAM)

http://www.5hececiler.com/civansoylesi/canova.htm



 Okunma Sayısı : 1911         12 Ekim 2008